‘Fakir ama Gönlü Zengin’: Janet Biehl ile Röportaj (Cesur Milisoy)

Original Text in English is Here

Janet, bir haftadan uzun süren Rojava ziyaretinden henüz döndün.  Sen ve birlikte olduğun ekip Rojava’ya nasıl geçtiniz?  Türkiye sınırı kapalı ve IŞİD Irak topraklarının büyük bir kısmını kontrol altında tutuyor.

Irak’ın Erbil şehrinden başladık ve Semalka sınırından geçtik. Organizatörler geçişi önceden ayarlamıştı. Sınır geçişinden sonra, birkaç saat bir telefon görüşmesinin yapılmasını bekledik.  Ardından Tigris’i (Dicle) geçerek Cizîrê’ye geldik.

Cizîrê Suriye Kürdistanı’nın savaş halindeki ve aynı zamanda yeni bir şeyler inşa etme cesaretindeki küçük bir kantonu. Sıradan bir soru olacak, izlenimleriniz nelerdi?

Rojava bana imkanları sınırlı fakat ruhu zengin göründü. İnsanlar cesur, eğitimli, devrimlerini ve toplumlarını korumak için kendilerini adamış haldeler. Devrim demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve kooperatif tabanlı. Böyle bir şeyi daha önce hiç deneyimlememiştim. Rojava halkı dünyaya insanlığın yapabileceklerini gösteriyor.

Rojava’ya özyönetimin özgürlükçü temeller üzerinden ilerleyip ilerlemediğini görmek için gittin. Neler buldun? Murray Bookchin’in ilkeleri ne ölçüde mevcut?

En temel noktalarda, Rojava’nın sistemi Bookchin’in düşüncelerine benzer şekilde: güç aşağıdan yukarı doğru akıyor. Bookchin’in sisteminin temeli halk meclisleridir. Rojava’nınki ise komünler. Buraya gelmeden önceki sorularımdan biri Rojava’daki komünlerin halk meclisleri mi yoksa onların delege veya temsilcilerinin olduğu bir konsey mi olduğuydu. Fakat gördüm ki, komünler mahalledeki hane halkından oluşuyor ve hane halkından olan herkes toplantılara katılabiliyor. Ki bu da meclis demektir.

Başka bir benzerlik de her iki sistemde de gücün çeşitli düzeylerde yukarı doğru işlemesidir. Halk meclisleri birbirinden izole olamaz. Birbirleriyle iletişim halinde olmalarını sağlayacak ve aynı zamanda demokratik olacak bir mekanizmaya sahip olmalılar. Rojava’nın çözümü olan halk meclisi sistemi birkaç katmanla yükseliyor: mahalle, ilçe, şehir ve kanton.. Bunun aksine Bookchin, köy ve mahallelerin birlikte çalışmasından bahsediyor. Murray geniş seviyelerdeki örgütlenmeleri ‘konfederal meclisler’ olarak adlandırırken Rojava’da halk konseyi, hatta “halkın evi” isimlendirilmesi kullanılıyor. Her iki durumda da bunlar büyük meclislerdeki gibi temsilcilerden değil zorunlu delegelerden oluşuyor. Eşbaşkan denen Rojava delegeleri halkın taleplerini bir üst seviyeye taşıyor, kendi inisiyatiflerine göre davranamıyorlar. İşte bu da bir diğer benzerliktir. Rojava’da, halk konseyi sadece alt seviyelerdeki eş başkanlardan değil, o seviyedeki konseye girmek için seçilmiş insanları da kapsar. Konsey oldukça geniş görünüyor. Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum.

Meclis sistemine ek olarak, Rojava’nın ikili güç üzerine inşa edilmiş bir geçiş hükümeti de vardır.  Meclis sistemi hükümetten bağımsızdır ama aynı zamanda çeşitli mekanizmalar aracılığı ile halkın isteklerini hükümete taşır.

Aynı zamanda oradaki devrimci süreçten de bahsediyorsun.

Bookchin, devrimci hareketler üzerine yaptığı tarihsel çalışmalarda, devrimci süreç üzerine de kapsamlı bir şekilde yazdı.  Bir devrimi herhangi bir günde yapamazsınız. Bookchin’in belirttiği gibi, tarih yanınızda olmak zorunda; ancak o zaman devrimci durum gelişir ve sistemi değiştirmek mümkün olur. Bookchin, devrimci durum ortaya çıktığında devrimcilerin bunun için hazır olmamasından oldukça sık yakındı. Her zaman değişim yapmalarını sağlayacak bir fırsatın özlemini duydular fakat önceden örgütlenmediler. Bu yüzden, devrimci durum ortaya çıktığında, fırsat kaçırılmış oldu.

Rojavalılar bu yaygın hataya düşmediler.  Onlar, karşı kurumlar inşa ederek ve yapısal bir karşı-güç inşa ederek, devrimci durumun ortaya çıkmasından önce hazırlıklı hale gelmişlerdi.  2004’teki Qamişlo katliamı onlara yeterince hazırlıklı olmadıklarını gösterdi ve bu nedenle çalışmalarını yoğunlaştırdılar.  2012’de devrimci durum ortaya çıktığında, onlar hazırdırlar. Rejim arkasında bir güç boşluğu bırakarak çöktüğünde, karşı kurumlar gücü ele almak noktasında hazırdılar ve öyle de yaptılar.

Rojavalılar güç meselesini de Bookchin’in savunduğu şekilde kavrıyorlar.  Mesele güç’ü ortadan kaldırmak değil, bunun yapılması mümkün de değil.  mesele daha çok güce kimin sahip olacağını tanımlama meselesidir; güç rejimin mi yoksa halkın mı elinde olacak?  Rojavalılar gücün onların alması için hazır olduğu an bunu kavradılar ve gücü ellerine aldılar. Bookchin bunu yürekten alkışlardı.

Ve son olarak, Bookchin’in TEV-DEM’in çıkardığı işi, meclis sistemi, komünler ve demokratik özerklik kurumlarını yaratmak için oluşturulmuş bir sivil toplum hareketine saygılarını sunacağını düşünüyorum. Aynı zamanda Rojavalıların demokratik öz-yönetimi yaratacak bir hareket yaratan tahayyüllerini öveceğini düşünüyorum.

Bookchin’in saygı duyacağından bahsettiğin bu yaratıcılık, aslında PKK önderi Abdullah Öcalan tarafından ortaya konuldu. Öcalan aynı zamanda Bookchin’in bazı yazılarından da esinlendi. Bir yandan da PYD, PKK’nin Suriye kolu. PKK başlangıçta Marksist-Leninist ideoloji üzerine kurulu idi.  Rojava’da bu ideolojiye dair gözlemlerin oldu mu?

Geçmiş yıllarda Öcalan ve PKK Marksizm-Leninizmden vazgeçti. Şimdi amaçları demokratik, ekolojik, müşterek ve cinsiyet eşitlikçi bir toplum yaratmak.  Orada, gulaglar bir yana, onlara benzer hiç bir oluşum gözlemlemedim.  Hala yapılacak işler olsa da, yukarıda bahsettiğimiz toplumu yaratmakta gerçekten çok kararlı olduklarını gördüm.

Kadın-erkek eşitliği sizin önemsediğiniz bir mesele.  Ortadoğu’da kadınlar zor bir role sahip. Rojava’da bu değişmiş durumda mı?

Kadınlara yönelik düşmanlığın kökleri Ortadoğu’da çok derin. Orada kadınlar dünyanın herhangi bir yerine kıyasla daha az hakka sahip. Zekaları ve değerleri hakir görülür. Henüz küçük bir yaşta iken evlendirilebilirler.  Kocaları onları dövdükleri halde cezasız kalabilir ve çok sayıda eş edinebilirler.  ve bir kadın cinsel olarak istismar edildiğinde, erkek akrabaları onu suçlayıp namus cinayeti işleyebilir ve hatta onu namus intiharına zorlayabilirler.  Kadınlar genellikle evin dışındaki eğitim ve iş yaşamından dışlanmışlardır ve kamusal alana dahil olmaları kesinlikle yasaktır.

Rojava’da tüm toplum cinsiyet eşitliği yaratma noktasında kararlı olduğu için  bu amansız koşullar ortadan kaldırılmakta. Kız çocuklarına da erkek çocuklar ile birlikte eğitim veriliyor.  Herhangi bir mesleği seçebiliyorlar. Kadınlara yönelik şiddet yasaklanmış durumda. Aile içi şiddete maruz kalan bir kadın bu sorunu halk toplantısına taşıyabilir ve bu sorun halk meclisinde tartışılır ve soruşturulur.  En önemlisi, kadınlar kamusal alana katılabilirler.  Rojava demokratik özyönetiminde, bir toplantının en az yüzde 40’ının kadın katılıcılardan oluşması şartı var.  Kurumlar hiç bir zaman tek kişi tarafından yönetilmiyor. Her zaman bir kadın ve bir erkek olmak üzere iki tane eşbaşkan olması zorunluluğu var.  Genel meclislerin yanısıra, özenle oluşturulmuş çok sayıda kadın meclisi bulunuyor.  Kadın meclisleri kadınları etkileyen kararlar üzerinde veto gücüne sahip. Rojava savunma güçleri kadın ve erkek birimlerinden oluşuyor.

Kadınlar devrimde büyük ve daha önemli bir rol mü oynuyorlar? Onların rolü olmadan bu yapıların kurulması mümkün olmaz mıydı?

Evet. Birçok yerde bize Rojava devrimi bir kadın devrimi olduğu söylendi. Kadınların statüsünü değiştirmeyen bir devrimin gerçek bir devrim olmadığı; kadınların statüsündeki dönüşümün tüm toplumu dönüştürdüğü; kadınların özgürlüğünün toplumun özgürlüğünden ayrılamaz olduğu; ve kadınların “ekonomi, toplum ve tarihinin ana aktörleri” olduğu söylendi.  Bu tür fikirler yalnızca kadın akademilerinde ve Mezopotamya Akademisi’nde değil, aynı zamanda birçok başka alanda, örneğin, savunma ve güvenlik eğitimi veren akademilerde de öğretiliyor.  Rimelan’daki Asayiş akademisinde, eğitim zamanının yarısının cinsiyet eşitliği meselesine ayrılmış olduğu söylendi.

Ortadoğu’daki çatışmarın bir nedeni de farklı etnik grupların baskı altında olması.  Rojava’da birçok kültürün ve dinin bir arada var olduğunu görüyoruz.  Azınlıkların özyönetim biçiminde nasıl özgürleştiklerini düşünüyorsun?  Bölgede kalan Hristiyanlarla konuşma fırsatınız oldu mu?

Rojava’lı Kürtler, baskı altındaki bir azınlık olma deneyimini çok iyi bildiklerinden dolayı, onların bu sorunun önemini çok iyi kavradıklarını düşünüyorum.  Şuan Rojava’daki çoğunluk olarak, Suriyede deneyimledikleri ve halen başka yerlerde deneyimlemekte oldukları türden dışlanmayı diğerlerine empoze etmelerinin kabul edilemez olduğunu biliyorlar.

Ayrıca, çeşitliliğin olumlu bir durum olduğunu düşünüyorlar.  Rojava toplumsal sözleşmesi tüm azınlıkların dahiliyetini ismiyle doğruluyor. KNK eşbaşkanı Nülüfer Koç ile bir araya geldiğimizde, Demokratik Özerkliği, demokrasi üzerinden değil, açıkça “çeşitlilik içindeki birlik” olarak tanımladığını gördük.

Rojava’nın çeşitliliğinden biri de Süryani Hristiyan kesimdir. Onlar açısından Qamişlo’daki durum nedir?

Baas rejiminin sadece Arap’ları Suriye’nin tek milliyeti saydığını söyleyen bir grup Süryani’yle Qamişlo’da bir araya geldik. Kürtler gibi Süryaniler de kültürel haklarından ve siyasi parti kurma özgürlüklerinden men edilmişler. Ancak 2012 yazında devrimin öz yönetimi inşasıyla birlikte, Süryani’ler de yoksun oldukları bu iki hak açısından da gelişmeler yaşadılar. Devrim üç resmi dil ilan etti: Kürtçe, Arapça ve Süryanice (Asuri dili). Hatta Süryani’lerin Sutoro adlı kendi savunma birimleri bile var.

Tabii ki, bizim heyetimiz tüm toplumu bir mikroskop altında inceleyemedi. Ancak Süryani gruba özyönetimle ilgili ne gibi sıkıntı yaşadıklarını sorduk. Onlar da herhangi bir zorlukla karşılaşmadıklarını ifade ettiler. Her düzeydeki halk meclisine katılabiliyorlar. Geçiş hükumetinde nüfusun yüzde 10’luk kesimini oluşturmasa bile her azınlık grubun parlamentoda yüzde 10 koltuğa sahip olduğunu öğrendik. Bu pozitif ayrımcılıktır.

En önemlisi, Süryani kadınlar kendilerini örgütlediler. Onlar kadınların demokrasi için, demokrasinin de kadınlar için önemli olduğuna inanıyorlar. Bir Süryani kadın bunu şu sözlerle ifade etti: “Özyönetim kadının daha verimli olması, katılımı ve lider olmayı öğrenmesi demektir. Kürt kadınlarıyla toplumu savunma noktasında ortaklığımız var. Kürt ve Arap kadınlarıyla ilişkilerimiz var. Süryani Kadın Örgütü aynı zamanda Arap kadınları da içeriyor. Biz sadece Süryani kadınlarının değil, tüm bölge kadınlarının koşullarını geliştirmek istiyoruz.”

Bu ‘kadın devrimi’ nin görkemli bir yönü de şudur: Tüm uluslardan kadınlar geleneksel toplum yapısından kaynaklı aynı problemleri paylaşmaktadır. Rojava’da cinsiyet eşitliği kadınları milliyetleri aşarak bağlayıp her kesimi birbirine yakınlaştırıyor.

Günlük hayat orada nasıl? Eğitim, sağlık, elektrik ve su ücretsiz olarak mı sağlanmaktadır?

Rojava IŞİD’e karşı uzun ve yorucu bir özsavunma sergiliyor ve bu amaçla özyönetim YPG ve YPJ savunma güçleriyle Asayiş güvenlik güçlerini finanse ediyor. Bu insanları silahlandırmak, yiyecek ve üniforma sağlamak ve diğer askeri ihtiyaçları karşılamak bütçenin yüzde 70’ine mal oluyor. Kalan yüzde 30 ise kamu hizmetlerine harcanıyor. Rojava, sağlık ve eğitimi insani ihtiyaç olarak görüyor ve bu kısıtlı bütçeyle kamu hizmetlerini finanse ediyor.

Cizîrê’nin temel ekonomik etkinliği tarım. Bereketli toprakları ve iyi yetiştirme koşulları sayesinde kanton buğday ve arpa açısından zengin. Devrimden önce burası adeta Suriye’nin ekmek sepetiydi. Belirtmek gerekir ki, Baas rejimi un değirmenleri de dahil olmak üzere bütün üretim tesislerinin üretimini reddediyordu. Özyönetim hükümeti son zamanlarda Tırbespiye’de bir tesis inşa etti ve şimdi tüm kantona un sağlayan bir hal aldı. Ekmek hayatın önemli bir parçası, hane halkından her kişi günlük 3 somun ekmek alıyor ve yönetim bunu maliyetinin yüzde 40 altında gerçekleştiriyor.

Son iki yılda yönetim, çiftçilere tohum ve mazot desteğinde bulunmuş; bu sayede çiftçiler arazilerinde tarımı devam ettirebilmişlerdir. Yönetim aynı zamanda altyapıyı geliştirmek ve yol inşa etmek için yerel şirketler yarattı. Bunlar Kürt bölgesindeki mülteci kamplarını da finanse ediyor. İnsani yardım kuruluşları da orada, ama sadece sembolik olarak-elektrik, su veya eğitim sağlayamıyorlar çünkü uluslararası camiada Rojava resmen tanınmış değil. Bu kuruluşlar yardım için izin vermeyen KBY ve Şam’la çalışmak zorunda, ki bu mümkün değil. Rojava bunları kendisi sağlamak zorunda.  Sonuç, hayatta kalma ekonomisi. Elektrik ve temiz su sadece kısıtlı olarak sağlanabiliyor.

İnsanlar nasıl para kazanıyor?

Bazı Rojavalılar haftalık ücret alıyorlar, ancak çoğu gönüllü işlerde çalışıyor. Diğerleri ise geçimlerini hayvancılıkla sağlıyor. Hemo, “Ekmeği birlikte yiyoruz. Ekmek yoksa, ekmek alamayız.” diyor.

Yine de, ekonomik gelişmelerin gündeminde kooperatiflerin yaratımı, Rojava’nın “topluluk ekonomisi” var. Cizîrê’ deki ekonomik gelişme müsteşarı Abdurrahman Hemo “Siyasal projemizle ekonomik projemiz aynıdır” diyor.   Cizîrêli’ler, iki yıldır akademiler, seminerler, toplum tartışmaları yoluyla kooperativizmin tanıtımını yapıyor ve farklı sektörlerde bunu kuruyor. Kooperatiflerin çoğu tarımsal, ama ticaret ve inşaat sektöründe de kooperatifler hızla yayılıyor.

Rojava’nın geliri nedir? Halk vergi ödüyor mu?

Rojava halktan hiçbir vergi toplamıyor, Semalka sınır kapısından az oranda bir gelir elde ediyor. Rojava’nın gelirinin büyük kısmı Cizîrê petrolünden geliyor. Kantonda binlerce petrol kuyusu var, ancak şu an bunların sadece 200’ü etkin durumda. Yinelemekte fayda var, Baas rejimi Cizîrê’nin hammaddesini sömürürken işleme tesisleri kurmayı reddediyor. Bu nedenle Cizîrê’de petrol var, arıtma tesisi yok. Devrimle birlikte gelişen özyönetim hükümetiyle birlikte geniş bir arıtma tesisi kurulmuş ve bu yolla mazot ve benzin elde edilerek yerel ekonomiye ucuza satışa sunulmuştur. Mazot şu an sudan daha ucuz, Cizîrê’nin enerji ihtiyacının çoğu benzinle çalışan jeneratörler yardımıyla sağlanıyor. Ancak kanton petrolü sadece kendi çıkarı için kullanıyor.

Neden Rojava yurtdışına petrol satıp ihracattan gelen parayla gelir elde etmiyor?

Bunun nedeni ambargo. Rojava Türkiye’yle uzun bir sınıra ve pek çok geçiş noktasına sahip. Ancak Türkiye Rojava’ya siyasal ve ekonomik ambargo uyguladığından beri bu noktalar kapalı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Türkiye’nin ambargosunu izliyor, ancak son birkaç aydır Semalka sınır kapısından ticareti rahatlatmış durumda. Neredeyse tamamen ambargo altında olduğundan ötürü, Rojava her şeyi kendi kendine, yerel hammaddeleriyle inşa etmek ve yapmak zorunda. Dışarıdan herhangi bir yatırım yok, bütün üretim ve tüketim yerel kaynaklarca yapılıyor. Öz-yeterlilik bir ideoloji değil, ekonomik bir gerçeklik.

Özyönetim sürdürülebilir mi? Hayatta kalabilir mi? Yoksa dışarıya, Türkiye, ABD ve diğerlerinin güç oyunlarına mı bağımlıdır? Ya da tarihi diyebileceğimiz bir fırsat mı vardır?

Demokratik özerkliğin temel ilkelelerinden biri antikapitalist olmasıdır, ancak Rojava’da ekonomik gelişmeyi sağlayacak bir ekonomik artı değer yok. Ekonomik kalkınma danışmanı Hemo yabancı yatırım aramakta. Hemo, “Kendi kendimize yetmek istiyoruz ama yaşam kalitesini yükseltmek için belli oranda sanayileşmeye de ihtiyacımız var.” diyor. Rojava’nın bir enerji santraline ve gübre fabrikasına ihtiyacı var. Ancak Hemo, kooperatif ekonominin bunu mali olarak karşılayabilecek düzeyde olmadığını belirterek “Özel veya kamu, toplumsal ekonomiyi inşa edebilmemiz için dışarıdan gelecek yardıma ihtiyacımız var.” ifadelerini kullandı.

‘Açık ekonomi’ olarak bilinen yabancı yatırım Rojava’nın topluluk ekonomisinin sosyal doğasına uygun olduğu sürece hoş karşılanıyor. Hemo, yabancı yatırım olmadan Rojava devriminin ancak bir ya da iki yıl daha hayatta kalabileceğine inanıyor. Ancak her ne kadar Rojava’nın endüstrileşmesi gerekse de bir devlet ekonomisi veya merkezi bir ekonomi yaratılmamalı. Yabancı yatırıma rağmen yerel olarak örgütlü kalması gerekli. Hemo da “Bizim ortak bir ekonomiye ihtiyacımız var, fabrikalara komünal olarak sahip olunmalı” diyor

Yabancı sermayenin eksik olmasında Rojava’nın varlığının uluslararası arenada tanınmamış olmasının etkisi var. Potansiyel yatırımcıların yasal bir erişimleri söz konusu değil, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Şam üzerinden hareket etmek zorundalar. Aynı zamanda Türkiye’yle sınır geçişi olmadığından fiziksel erişim de söz konusu değil. Hayatta kalabilmek için, Rojava’nın dış dünyaya açılan kapılarının olması gerekiyor. Açıkça görülüyor ki Türkiye sınırları açmalı, bu onurlu ve açık fikirli projenin devam etmesi sağlanmalıdır.

Rojava izlenimleri: Devrime dair bir rapor (Janet Biehl)

Alternatif Siyaset – 4 Ocak 2015

Original text in English is here

Kanton genelinde doğaçlamanın seviyesi dikkat çekiciydi. Rojava’yı ne kadar çok gezdiysek, o kadar çok devrimin yerel yaratıcılık üzerindeki güven ve eldeki kıt malzemeler ile “kendi başına yap” doğasına hayran kaldım. 

Aralık ayı başlarında uluslararası bir heyet, devam etmekte olan devrime, işbirliğine ve hoşgörüye tanık oldukları Rojava’nın Cizîrê kantonunu ziyaret etti.

1 ila 9 Aralık tarihinden itibaren Avusturya, Almanya, Norveç, Türkiye, İngiltere ve ABD’den akademisyenlerin oluşturduğu bir heyetin parçası olarak Rojava’yı ziyaret etme ayrıcalığına sahip oldum. 29 Kasım’da Güney Kürdistan’ın başkenti Hewlêr’de bir araya geldik ve ertesi gün Bölgesel Kürt Hükümeti (KRG) olarak da bilinen petro-devlet ile onun petrol politikası, patronaj politikası, çekişmeli partileri (KDP ve YNK) ve Dubai’ye öykünme gibi belirgin  istekleri hakkında bilgi edinerek geçirdik. Kısa sürede yeterince bilgi edinmiştik ve Pazartesi sabahı nihayet Suriye sınırını geçip kuzey Suriye’nin nüfusun büyük çoğunluğu Kürt olan özerk bölgesi Rojava’ya girdiğimiz Dicle’ye doğru yola çıktık. Dicle nehri kanalı dardı fakat en kıyısında karşılaştığımız toplum Kürt Bölgesel Yönetimi’nden daha farklı olamazdı diye düşünüyordum. Aksine Rojava’da toplumsal ve siyasal devrimin ruhu havada dolaşıyordu. Karaya ayak bastığımızda asayiş veya devrimin sivil güvenlik güçleri tarafından karşılandık. Polis devlete, kendileri ise topluma hizmet ettiğinden asayiş, etiketli polisi reddediyor.

Cizîrê kantonunda dokuz gün

Sonraki dokuz gün boyunca, bizler modası geçmiş devletin tümden diskalifiye edildiği Rojava’nın devrimsel özyönetimini keşfetmekteydik (dikkatlerimizi dağıtacak hiçbir internet erişimi yoktu). Heyetimizin iki organizatörü Dilar Dirik (Cambridge Üniversitesi’nde yetenekli bir doktora öğrencisi) ve Devriş Çimen (Almanya’da Halk Bilgilendirme Kürt Merkezi Civaka Azad’ın Başkanı), bizleri çeşitli devrimci kurumların oluşturduğu yoğun bir geziye götürdüler. Rojava coğrafik olarak komşu olmayan üç kantondan oluşuyor; bizler batıda özellikle Kobanê’de İslam Devleti (IŞİD) ile devam etmekte olan savaş nedeniyle sadece en doğudaki Cezire (Cizîrê) kantonunu görebilecektik. Fakat her yerde sıcak karşılandık.

Rojava’nın Üçüncü Yol’u

Öncelikle Dışişleri Bakanı Amine Ossi, devrimin tarihini bize anlattı. Tek-partili bir sistem yönetimi olan Baas rejimi, çok uzun süre tüm Suriyelilerin Arap olduğunda ısrar etmiş ve ülkenin dört milyon Kürdünü kimliklerini bastırarak ve karşı çıkanları vatandaşlıktan çıkararak “Araplaştırma”ya çalışmıştı.

Tunus ve Mısırlı muhalif grupların ayaklanmalara girişmesinden sonra, 2011 yılında ‘Arap Baharı’ sırasında, Suriyeli isyancılar da iç savaşı başlatarak ayağa kalktılar. 2012 yazında rejimin otoritesi, onun yetkililerini şiddetsiz yöntemlerle ikna etmede olan Kürtlerin çok az sorun yaşadığı Rojava’da çöktü.

Rojavalılar (onları böyle adlandıracağım çünkü çoğunluğu Kürtlerden oluşmakta iken burada aynı zamanda Araplar, Süryaniler, Çeçenler ve diğerleri de var) daha sonra ya kendilerine zulüm eden rejim ile ya da çoğu İslami olan silahlı muhalif gruplar ile ittifak yapma seçimi ile karşı karşıya kaldılar.

Nispeten seküler olan Rojava Kürtleri, her iki tarafı reddetti ve bunun yerine Kürt sorunu, devrimin doğası ve ulus-devlete ve kapitalizme karşı alternatif moderniteyi yeniden ele alan tutuklu Kürt lider Abdullah Öcalan’ın fikirlerine dayanan Üçüncü Yol’a yönelmeye karar verdi.

Başlangıçta, O’nun önderliğinde, Kürtler bir devlet için savaştı, ancak on yılı aşkın bir süre önce yine O’nun liderliğinde hedefleri değişmeye başladı: onlar şimdi bir baskı kaynağı olarak devleti reddediyorlar ve bunun yerine halk demokrasisi için, özyönetim için mücadele veriyorlar. Tarih, felsefe, siyaset ve antropoloji kaynaklarından yararlanarak Öcalan, aşağıdan yukarıya demokrasi, cinsiyet eşitliği, ekoloji ve kooperatif ekonominin kapsamlı programının adı olarak Demokratik Konfederalizm’i önerdi. Kurumlarda bu ilkelerin -sadece demokratik özyönetim değil aynı zamanda ekonomi, eğitim, sağlık ve cinsiyetin- uygulanması Demokratik Özerklik olarak adlandırılır.

Bir kadın devrimi

Onların Üçüncü Yol’u altında, Rojava’nın üç kantonu Demokratik Özerklik ilan etti ve resmi olarak bir “toplumsal sözleşme” kurdu (“anayasa” yerine kullanılan devletçi olmayan versiyon). Bu program kapsamında, herkesin katılabileceği ve gücü aşağıdan yukarıya yükselen, alttan başlayıp seçilmiş milletvekillerinden şehir ve kanton seviyelerine varan (her biri birkaç yüz haneyi içeren) semt komün meclisleri merkezli halk özyönetimi sistemini oluşturdular.

Heyetimiz Qamişlo’yu ziyaret ettiğinde (Cizîrê kantonunun en büyük kenti), elektrik, kadınlar, çatışmanın çözümü ve şehit ailelerine ilişkin hususların tartışıldığı yerel halkın meclis toplantısına katıldık. Erkek ve kadınlar birlikte katılmıştı ve birlikte oturuyorlardı. Qamişlo’nun başka bir yerinde, kendi cinsiyetlerine özgü sorunları ele alan bir kadın meclisine tanık olduk.

Cinsiyet, insan özgürleşmesi içinde bu projede özel önem taşımaktadır. Hızlı bir şekilde fark ettik ki Rojava Devrimi temelde bir kadın devrimidir. Dünyanın bu kısmı, aşırı ataerkil baskıya geleneksel ev sahipliği yapmaktadır: kadın doğmak şiddet, istismar, çocuk yaşta evlilik, namus cinayetleri, çok eşlilik ve daha fazlası için risk altında olmaktır.
Fakat bugün Rojavalı kadınlar bu geleneği sarsmış ve kamusal yaşama tümden katılımı gerçekleştirmiştir: siyaset ve toplumun her düzeyinde. Kurumsal liderlik, cinsiyet eşitliği adına ve aynı zamanda tek kişide yoğunlaşan iktidar anlayışına karşı bir erkek ve bir kadın yetkili olmak üzere bir değil, iki konumdan oluşuyor.

Kadın gruplarının şemsiye örgütü Yekîtiya Star temsilcileri, kadınların demokrasi için esas olduğunu açıkladı; hatta çarpıcı bir şekilde kadın özgürlüğündeki engeli ataerkillik değil, ulus-devlet ve kapitalist modernite olarak tanımladılar. Kadın devrimi herkesi özgürleştirmeyi amaçlamaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın Marksist-Leninist devrimlerinin sahibi nasıl ki proletarya idi, bu devrimin sahibi de kadınlardır. Devrim sadece kadınların statüsünü değil, aynı zamanda toplumun her yönünü derinden değiştirdi.

Ordu gibi toplumun geleneksel olarak erkek egemen halkaları bile derinlemesine dönüştürülmüştür. İmajı şu anda dünya çapında ünlü hale gelmiş Kürt Kadın Savunma Birlikleri (YPJ), Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) dahil olmuştur. Birlikte, YPG ve YPJ kalaşnikoflarla IŞİD ve El-Nusra ve diğer cihatçı güçlere karşı toplumu savunuyorlar; ve bu zorlu koşullarda eşit derecede ateşli bir entellektüel ve duygusal bağlılık ile sadece kendi toplumlarının hayatta kalması için değil aynı zamanda toplumun siyasi fikirleri ve hedeflerini de savunuyorlar.

YPJ’nin bir toplantısını ziyaret ettiğimizde, bize savaşçıların eğitiminin sadece silah gibi pratik konularda olmadığı aynı zamanda Demokratik Özerklik konusunu da kapsadığı söylendi. Her fırsatta “Bizler fikirlerimiz için mücadele ediyoruz”u vurguladılar. Bizimle görüşen kadınların ikisi savaşta yaralanmıştı. Biri serum torbası ile, diğeri metal bir koltuk değneği ile oturuyordu; her ikisi de acı içindeydi fakat oturumumuza katılmak üzere dayanıklılık ve özdisiplin taşıyorlardı.

İşbirliği ve eğitim

YPJ’lilerin bize anlattığı üzere, Rojavalıların mücadelesi toplumlarının hayatta kalması içindir fakat hepsinden önemlisi kendi fikirleri içindir. Onlar hatta demokrasinin başarılı bir şekilde uygulanmasını etnik kökenin üzerine koymuştur. Onların uygulamada etnik azınlıkları (Araplar, Çeçenler, Süryaniler) ve dinleri (Müslümanlar, Hıristiyanlar, Êzîdiler) dahil eden ve Demokratik Özerkliği teyit eden sosyal sözleşmesi, kendi iradeleri dışında diğerlerine bir şeyi empoze etmeden ve herkese açık kapı bırakarak azınlıkları dahil etmeye çabaladığı görülüyor.
Heyetimiz bir grup Süryani’ye, Demokratik Özerklik ile yaşadıkları zorlukları anlatmalarını istediğinde, hiç bir zorluk yaşamadıklarını söylediler. Muhtemelen biz dokuz gün içinde Rojava’yı tüm sorunları ile ele alamazdık fakat  görebildiğim kadarıyla Rojava en azından çok fazla fanatizm ve baskıya tanık olan dünyanın bir parçasında model olarak hoşgörü ve çoğulculuğu hedeflemektedir ve ne ölçüde başarılı olursa olsun, övgüyü hak etmektedir.

Rojava’nın ekonomik modeli “siyasal modeli gibi aynıdır” dedi Derik’te bir ekonomi danışmanı: bir “topluluk ekonomisi” oluşturmak, tüm sektörlerde kooperatifler inşaa etmek ve insanları fikren eğitmek…Danışman, Rojava’nın kaynaklarının yüzde 70’inin savaşa aktarılmak zorunda olmasına rağmen, ekonominin hala herkesin temel ihtiyaçlarını karşılamayı başardığını memnuniyetle dile getirdi.

Onlar kendi kendine yeterlilik için çabalıyorlar çünkü zorundalar: Rojava’nın bir ambargo altında olduğu çok önemli bir gerçek. Tüm Kürt projesinin ortadan kalktığını görmek isteyen kuzeyindeki yakın komşusu Türkiye’ye ne ihracatta bulunabiliyor, ne de oradan mal ithal edebiliyor.

Siyasi gelişmelerin ardından Güney Kürdistan-Rojava ticareti şu anda gerçekleşiyor olmasına rağmen, etnik yakınlarının kontrolü altındaki fakat ekonomik olarak Türkiye’ye bağlı Kürdistan Bölgesel Hükümeti bile, bu ambargoyu izlemektedir. Fakat ülke hala kaynaklara sahip değildir. Bu onların azmini kırmıyor: “Eğer sadece ekmek varsa, o zaman hepimiz bir parçasını bölüşürüz” dedi danışman.

Biz ekonomi akademisi ile ekonomik kooperatifleri de ziyaret ettik: Derik’te savunma güçleri için üniforma yapan bir dikiş kooperatifi, salatalık ve domates yetiştiren bir sera kooperatifi, Rimelan’da yeni bir mandıranın yapım aşamasında olduğu bir süt kooperatifi…

Kürt alanları Suriye’nin en bereketli, bol buğday tedariğinin evi olduğu bölgelerdir.

Fakat Baas rejimi kasten hammadde kaynağı olan alanı sanayileştirmekten kaçındı. Dolayısıyla buğday ekiliyor fakat öğütülerek un haline getirilemiyordu. Devriminden bu yana yerel malzemelerden doğaçlama inşa edilmiş bir değirmeni ziyaret ettik. Bu değirmen şu anda sakinleri günde üç somun ekmek edinen Cizîrê’de tüketilen ekmeği sağlıyor.

Benzer şekilde Cizîrê, çoğu Rimelan alanında olmak üzere birkaç bin petrol kulesiyle Suriye petrolünün ana kaynağıydı. Fakat Baas rejimi, petrolün Suriye’nin başka rafinerilerine taşınmasını zorlayarak, Rojava’nın tek bir rafineriye sahip olmamasını garantiledi. Fakat devrimden bu yana, Rojavalıların çoğunlukla kantondaki jeneratörlere dizel sağlamak için kullanılan iki yeni doğaçlama petrol rafinerileri var. Yerel petrol endüstrisi, böyle denilebilirse, sadece yerel ihtiyaçlara yettiği kadar üretiyor, daha fazlası için değil.

Bir “kendi başına yap” devrimi

Kanton genelinde doğaçlamanın seviyesi dikkat çekiciydi. Rojava’yı ne kadar çok gezdiysek, o kadar çok devrimin yerel yaratıcılık üzerindeki güven ve eldeki kıt malzemeler ile “kendi başına yap” doğasına hayran kaldım. Tabi bu durum Rimelan’daki kadın akademisi ve Qamişlo’daki Mezopotamya Akademisi gibi çeşitli akademileri ziyaret edene kadar öyle değildi; bir bütün olarak buradaki yeni sistem ile bütünleşilmiş olduğunu fark ettim.

Rojava’da hiyerarşi, iktidar ve hegemonya fikirlerini reddeden eğitim sistemi geleneksel değil. Bir öğretmen-öğrenci hiyerarşisini takip etmektense, öğrenciler birbirlerine öğretiyor ve birbirlerinin deneyimlerinden öğreniyorlar. Bize söylendiği kadarıyla öğrenciler, pratik konularda yararlı olanı öğreniyorlar; düşünsel konularda da “anlamı araştırıyorlar”Ezberlemiyorlar; kendi hayatlarının öznesi olmak için kendileri adına düşünmek ve kararlar almaya yönelik öğreniyorlar. Yetkinleşmek ve Demokratik Özerkliğe katılmak için öğreniyorlar.

Batılı gözlere Orwellci bir şey önerebilen Abdullah Öcalan görüntüleri her yerde: endoktrinasyon, dizleri titreten inanç… Fakat bu görüntüleri bu şekilde yorumlamak durumun özünü tamamen kaçırmak olur. Biri bize Öcalan’ın “Kimse size haklarınızı vermeyecektir, onları elde etmek için mücadele etmek zorundasınız” şeklindeki sözlerini aktardı.

Ve bu mücadeleyi yürütmek için, Rojavalılar hem kendilerini hem de toplumu eğitmeleri gerektiğini biliyorlar. Öcalan onlara bir dizi ilke olarak Demokratik Konfederalizmi öğretti. Onların rolü bunu Demokratik Özerklik’te nasıl uygulayacaklarını yoğunlaşmaya ve böylece kendilerini yetkinleştirmeye yönelik olmuş.

Kürtlerin tarihsel olarak birkaç dostu var. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’yu bölüşen Lozan Antlaşması tarafından yok sayıldılar. Geçtiğimiz yüzyılın büyük bölümünde Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ta azınlık olarak yaşamaya maruz bırakıldılar. Dili ve kültürleri bastırılmış, kimlikleri inkar edilmiş ve insan hakları reddedilmiştir.

Onlar, Türkiye’nin Kürt konularında borusunu öttürmekte izinli olduğu NATO’nun yanlış tarafındalar. Uzun süre ötekileştirilmişlerdir ve işkence, sürgün ve savaşı içeren bu deneyim zalimane olmuştur. Fakat bu durum aynı zamanda onlara güç ve aklın bağımsızlığını vermiştir. Öcalan onlara haysiyet ve kendine saygıyı veren bir şekilde, kendi varlıklarının şartlarını nasıl yeniden konumlandırabileceklerini öğretti.

Eğitimli bir halk tarafından gerçekleştirilen bu “kendi başına yap” devrimi, komşuları tarafından ambargo edilmekte ve devrim dişini tırnağına katarak güç bela devam ediyor. Bu her şeye rağmen insan umudunu ileriye taşıyan bir gayret. Yirminci yüzyılın ardından, birçok kişi insan doğası hakkında kötü sonuçlara varmıştır ancak yirmi birinci yüzyılda Rojavalılar insanın kapasitesine dair yeni bir standart oluşturuyorlar. Umudun hızlı kaybedildiği bir dünyada, onlar bir fener gibi parlıyorlar.

İnsanlığa biraz inancı olan, iyi dilekleri ile devrimlerinde Rojavalıların yanında olmalı ve devrimin başarılı olması için elinden ne geliyorsa yapmalı. Kendi hükümetlerinden, Kürtlere ve Demokratik Özerkliğe yönelik Türkiye’nin retçi uluslararası politikasını sürdürmesine izin vermeyi durdurmalarını talep etmelidirler. Rojava’ya karşı ambargonun sona erdirilmesini talep etmelidirler.

Link

http://alternatifsiyaset.net/2015/01/04/rojava-izlenimleri-devrime-dair-bir-rapor-janet-biehl/

Rojava deneyimi: Ortadoğu’da özerkliğin inşası (Sardar Saadi)

Özgür Gündem – 3 Ağustos 2014

Original text in English is here

Kürtler, savaşın yerle bir ettiği Suriye’de, Zapatista deneyimine benzer bir öz-yönetim inşa ediyor; bölge için demokratik bir alternatif teşkil ediyor.

Ortadoğu’da cihadçı grupların ortaya çıkmasıyla beraber, bölgedeki ‘ayaklanma’ siyasetinin nasıl da toplumsal yaşamda siyasi İslam’a ve İslamcı yönetimlere karşı duran seküler sol bir eğilimden, ideal toplumun yüzyıllar önce peygamber Muhammed’in zamanında yaşandığını düşünen İslamcı bir eğilime kaydığı sorusunu soruyorum kendime. Ortada sol yok da değil, bu solun elinde alternatif modeller de mevcut ama ne kadar marjinalleştirildiklerine inanamazsınız.

Kısa bir süre önce, bölgede pek çok radikal ve sol hareket mevcuttu. Kabil’den Filistin’e, radikal öğrenci grupları, feminist örgütler, ulusal özgürleşme ve sömürgeleşme karşıtı mücadeleler, emekçi ve köylü hareketleri, sol entellektüeller, otoriter rejimler, baskıcı dini inanışlar ve emperyalist iktidarların bölgedeki hakimiyeti karşısında mücadelenin ön saflarındaydı. Şimdi neredeler? Ne oldu da bölgenin jeopolitikasını cihadçı gruplar değiştirir oldu? Genç nesillerin siyaseti, nasıl oldu da, İslamı eleştirmekten, en aşırı İslam okumalarını savunmaya vardı?

Bölge için başka bir gelecek tahayyül eden bizlerin sorduğu sorular bunlar. Ancak bu sorulara yanıt vermenin bölgenin sömürgeleşme ve emperyalizm tarihinde derin kökleri mevcut. Şüphesiz, Batı’da IŞİD olarak bilinen İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’nin belli başlı kentlerine  vahşice ilerleyişini heyecanla takip edenler kendi hükümetlerinin mevcut kaos ortamının yaratılmasında üstlendiği sorumluluğu pek düşünmüyor. Anaakım medyanın, bölgeyi, bir arada yaşamayı bilmeyen ve insani değerlere önem vermeyen sekter dini ve etnik gruplardan ibaretmiş gibi göstermesi de çabası.

Neo-liberal İslam

Aşırı İslamcı gruplar, solun tabi düşmanı olarak İslam’ı öne süren siyasetin tek bileşeni değil. 11 Eylül sonrası, bölgede emperyalist savaş dalgasının akabinde, neoliberal dünya ekonomisi ekseninde “ılımlı” siyasi İslamı savunan yeni bir gündem oluşturuldu. Bu gündemin temel taşı, Türkiye’deki AKP hükümetidir. AKP, bir yandan halkın Batı karşısında öfkesine cevap veren, öte yandan dini endişelerine karşılık veren ve bölgede küresel sermaye ajanı olarak çalışan neoliberal ekonomiye sahip ideal bir ılımlı İslam versiyonu olarak görülmüştür.

Orta Doğu’nun geleceğine model olarak karşılanan Türk hükümeti, küresel Sünni İslam toplumunda öne çıkma iddiasında giderek daha fazla güç ve iktidar sahibi oldu. Ancak Türkiye’nin bu öncü rolü, Şiiler ve Sünniler arasında daha büyük yıkıma ve sekter şiddete neden oldu. Körfez ülkeleriyle beraber AKP hükümetinin Esad rejimine karşı savaşan muhaliflerin aşırı İslamcı kanadını sorumsuzca desteklemesi, Suriye’yi eşi benzeri görülmemiş bir kaosa sürüklemiştir.

Suriye’de iç savaşın başlangıcından beri, Türk hükümeti, Türkiye’yi ve bilhassa da Suriye sınırındaki bölgeyi dünyanın dört bir yanından gelen İslamcı gruplar için geçiş bölgesi haline getirerek Suriye’deki durumu kötüleştirmiştir. Cihadçılara güvenli bir geçiş tesis etmenin yanı sıra, Türkiye’nin yine bu gruplara lojistik ve askeri destek olduğuna dair de iddialar vardır.

IŞİD ve El Nusra Cephesi, bu destekten faydalanan iki temel cihadçı gruptur. Mevcut duruma bakıldığında, “ılımlı” İslam’ın başarılı olmasını tek yolu,  seküler ve sol muhalefeti bastırmak ve marjinalleştirmeye devam etmektir. Geçen yaz, halkın hükümetin neoliberal gündemine karşı bir ölçüde öfkesini temsil eden Gezi direnişinin zorla bastırılması, bunun mühim örneklerinden biridir.

Cihadçı grupların bölge için tehdit oluşturduğu doğrudur. Her türlü medeniyet emaresini yok etmenin yanı sıra, yaşamı değersizleştirip gittikleri her yere ölümün ve yıkımın nefesini taşırlar. Bu kıyıma son vermek için “ne yapmalı” sorusu, artık salt daha iyi bir gelecek istemeye ilişkin değildir, acil bir cevap gerektirir.

Ancak, daha büyük resme bakıldığında, bu grupların daha büyük bir sorunun parçası olduklarını görürüz. Bu yüzden, mevcut duruma her türlü alternatif, salt cihadçıların değil otoriter rejimlerin ve bölgede emperyalist düzenin de şiddet ve baskısına maruz kalanlar için dönüştürücü olmalıdır.

Alternatif Suriye’de Kürt özerkliği

Kürtler dünyada kendilerine ait devleti olmayan en büyük ulus olarak bilinir. Kürtlerin tarihi, genellikle, kendi topraklarının kontrolüne sahip ulus devletlerin sistemli baskısı karşısında isyanlarla doludur. Osmanlı Devleti’nin İngiliz ve Fransız sömürgeciler tarafından yıkılmasının ardından, Kürdistan, dört ülkeye bölünmüş durumdadır: İran, Irak, Suriye ve Türkiye. Kürtler, sömürgeci anlaşmaların ilk kurbanları olagelmiştir.

Gizli Sykes-Picot Anlaşması, Kürtlerin kendi topraklarını yönetme hakkını görmezden geldi. Bunun ardından yüzyıllar süren katliamlar, baskı ve asimilasyon geldi. Kürtlerin dili yasaklandı, hakları inkar edildi, kadim topraklarından kovuldular. Sykes-Picot ve 1923 tarihli Lozan’da üzerine mutabık kalınan suni sınırlar, içinde yaşayan Kürtleri avlamaya devam ediyor.

Suriye’deki Kürt bölgesinde yiyecek ve ilaca ihtiyaç duyan halk, sınırın diğer yanında yaşayan ailelerinden yardım alamıyor. Türkiye üzerinden Suriye’li asilere silah ve askeri mühimmat taşınsa da, Kürt bölgesine olan sınır kapalı olup burada pek çok askeri üs kurulmuştur.

Suriye, şu anda, Ortadoğu’da böl ve yönet taktiğinin en korkuncunu yaşıyor. Suriye’deki sosyo-politik durum, tahayyülün ötesinde. En beklenmedik yerlerde, en gerçekçi alternatiflerin yeşerebileceğini aklımızda tutarak, Suriye’de Rojava bölgesi (“Rojava” batı anlamına gelmektedir, Batı Kürdistan) bölgenin geleceği açısından bir alternatif sunabileceğini düşünüyorum.

Suriye Kürtleri, bölgedeki çalkantının ortasında alternatif bir söz söyleme kabiliyetini ve isteğini gösterdi. Suriye’deki ihtilafın yoğunlaşmasının ve bir iç savaşa dönüşmesinin ardından, PYD öncülüğünde Kürt hareketi, ülkedeki Kürt bölgelerin çoğunda kontrolü ele geçirdi. 2013 Kasım’ında, PYD, özerklik ilan etmek üzere hazırlıklarını tamamladıklarını açıkladı ve Toplumsal Sözleşme Beyannamesi isimli bir Anayasa ilan edildi.

Rojava’da halk devrimi, her biri demokratik özerklik ve öz-yönetime dayalı üç özerk kantondan ibaret özerk bir bölgenin kurulmasını sağladı. Cizre Kantonu, 21 Ocak’ta, bunun ardından Kobanê Kantonu 27 Ocak’ta ve Efrîn Kantonu 29 Ocak’ta özerkliğini ilan etti.

PYD, herhangi bir etnik grubun taleplerini ve çıkarlarını gütmek değil herkes için bir alternatif sunma hususunda ısrarcı. Aynı zamanda, Suriye’deki iç savaşın bir parçası olmayı reddediyor, Esad rejiminden veya NATO-destekli muhalif gruplardan, ki bunlara IŞİD ve El Nusra gibi cihadçı gruplar da dahil, gelen saldırılara karşı kendilerini savunmakla yetineceklerini ilan ediyorlar. Yine de, bu üç kanton da, IŞİD’in yoğun saldırısı altında.

Şu anda, IŞİD, saldırılarını Kobanê Kantonu’na yönlendirmiş durumda. YPG’ye bağlı Kürt savunma birlikleri, tarihi bir direnişe imza atarak, IŞİD’in kararlı radikallerine karşı mücadele veriyor.

Kıtalar arası benzerlikler

Rojava, Ortadoğu’nun Chipas’ı olma yolunda mı? Kaosun ortasında ufacık da olsa umut ışığını barındıran bu küçücük bölgeden gelen haberleri duydukça kendime bu soruyu soruyorum. Akademik anlamda, Kürtler, “yerli bir grup” olarak kabul edilemese de, Ortadoğu’nun içinde bulunduğu siyasi durum, Latin Amerika’daki kimi yerli gruplarla karşılaştırılabilir.

Zapatista Ulusal Özgürlük Ordusu (EZLN) ve PYD’ye bağlı Kürt hareketi arasındaki kimi siyasi farklara rağmen, bölgesel ve uluslararası ilişkiler açısından üstlendikleri konum benzerlikler taşımaktadır. Özerk bir hükümet oluşturma çabası, halk meclislerinin ortaya çıkışı, toplumsal cinsiyet eşitliği vurgusu ve toplumsal ve siyasi yaşamın her alanında kadınların güçlendirilmesi, sömürgecilik ve otoriterlik karşıtı mücadele, ekolojinin korunmasına dönük vurgu, bütün yaşayan varlıklara saygı, öz-savunma ve daha pek çok unsur, Rojava Devrimi’nin, nasıl da Meksika’nın güneyindeki Zapatistaları andırdığını gösteriyor.

Toplumsal Sözleşme Beyannamesi ki Rojava’da özerk kantonların kuruluşunu temellendirir, toplumsal ve siyasi yaşama yön veren demokratik ilkeler açısından bölgede tarihi bir dönüm noktasıdır. Beyanname ki şu anda üç kantonda da uygulanmaktadır, Rojava yönetimine dahil bütün tarafları içermektedir. Hiç abartmıyorum, bu bölgenin gördüğü en demokratik anayasadır.

Beyanname’nin önsözünün ilk paragrafı şunu beyan eder:

“…. Demokratik öz-yönetim bölgelerinin halkları olan biz Kürtler, Araplar, Asuriler (Asuri Keldaniler, Aramiler), Türkmenler, Ermeniler ve Çeçenler, kendi özgür irademizle, ırk, din, dini inanış, doktrin veya toplumsal cinsiyet ayrımı olmaksızın, ekolojik denge, din ve inanç özgürlüğü, ayrımcılık olmaksızın eşitlik temelinde, karşılıklı anlayış ve çeşitlilik içerisinde bir arada yaşamak, halkın kendi kaderini tayini ve öz-savunma ilkesi çerçevesinde, demokratik bir toplumun siyasi ve ahlaki dokusunu oluşturmak üzere adaleti, özgürlüğü, demokrasiyi ve kadın ve çocuk haklarını tesis edeceğimizi ilan ediyoruz.” Şu şekilde devam etmektedir: “Demokratik öz-yönetimin özerk bölgeleri, ulus-devlet mefhumunu ve askeri, dini iktidar temelinde, merkeziyetçi devleti kabul etmez.”

Demokratik Toplum Hareketi veya Kürtler arasında bilindiği haliyle TEV-DEM, gündelik hayatta bu ilkelerin uygulanmasından sorumludur. Şüphesiz, ideal bir toplum inşa etme aşamasındalar ve hareket de hala inşa halinde olduğunu kabul ediyor. Rojava bölgesinin, bilhassa da Suriye ve Türkiye hükümetleri, Suriye’deki asi gruplar ve Batı-destekçisi Irak Bölgesel Hükümeti tarafından, acımasızca yalıtıldığını aklımızda tutmak gerek. Batı medyası, bağımsız ve alternatif olanlar da dahil olmak üzere, bu direnişi büyük ölçüde yoksaymakta veya ona yeterince ilgi göstermemektedir. Kürtler layık oldukları dayanışmayı ve desteği görememektedir.

Solcu, Kürt hareketini destekleyen HDP partisine mensup milletvekillerinden biri olan Ertuğrul Kürkçü, kısa süre önce, Kürtlerin bölgede, I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da Rusların sahip olduğu rolü üstlendiğini belirtti. Siyasi anlamda, Kürtler homojen bir grup değil ama Ortadoğu’nun mevcut durumu, 20. yüzyılın başında Avrupa’nın halini andırdığından Kürkçü’nün ifadelerinde doğruluk payı var. Cihadçı gruplar, bölgede hegemonyasını güçlendirmek isteyen sömürgeci güçler ve otoriter rejimlere alet olmuş durumda.

Dini toplululardaki baskıcı ritüellere karşı duran ve bölgedeki bütün kültürler ve inanışlarla, hiçbirinin haklarını ihlal etmeden işleyen birarada yaşam modeli sunan muhtemel bir özerk öz-yönetim öne süren Rojava bir alternatif olabilir. Rojava’nın özerklik deneyimi, Ortadoğu’da demokratik konfederalizm modeli olabilir. Dahası, bu son derece ilerici bir deneydir, öyle ki, kadınlar değişimin motoru konumundadır. Özerk Efrîn Kantonu’nun başı Hevi İbrahim, öne çıkan örneklerden biridir.

Rojava alternatifi ne hayal ürünü ne ütopik. Bu alternatif, pratik çözümler ve Toplumsal Sözleşme Beyannamesi’nde sunulan fikirlerin gündelik hayatta gerçekleştirilmesi üzerinden dirimliliğini çoktan gösterdi. Aslında Rojava, en beklenmedik yerlerde en gerçekçi alternatiflerin çıkabileceğinin bir göstergesi. Rojava Devrimi’yle dayanışma içerisinde olmak, Ortadoğu’nun geleceğinden endişe eden herkesin aciliyet taşıyan ödevi olmalı.

Link

http://www.ozgur-gundem.com/?haberID=115250&haberBaslik=Rojava%20deneyimi:%20Ortadoğu’da%20özerkliğin%20inşası&action=haber_detay&module=nuce

Bir Yaşam Devrimi – Salih Müslim’le Röportaj (Jonas Staal)

Zan Enstitü – 10 Kasım 2014

Original text in English is here

Çeviri: Zeynep Uğur

10 Kasım Pazar günü Rojava’nın (Suriye Kürdistanı) bağımsız topluluklarını ve silahlı kanatları olan Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve Kadın Savunma Birlikleri (YPJ)’ni temsilen Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin  eşbaşkanı  Salih Muhammed Müslim Hollandayı ziyaret etti. Müslim Rojava’da IŞİD’e karşı verilen savaştan ve Rojava Devrimi sırasında  ortaya çıkan demokratik özerkliğin gelişiminden bahsetti. Sanatçı Jonas Staal daha sonra kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdi.

Jonas Staal: Bugünkü konuşmanızda açık bir şekilde Rojava’da verilen savaşın sadece IŞİD’e karşı değil, aynı zamanda belirli bir siyasi düşünce için verildiğini belirttiniz: demokratik özerklik modeli. Rojava Devrimi’nin kalbini oluşturan demokratik özerklik modeli tam olarak nedir?

Salih Müslim: Saldırıya uğramamızın nedeni bölgemizde oluşturmakta olduğumuz demokratik model. Pek çok yerel güç ve hükümet Rojava’da bu alternatif demokratik modellerin geliştiğini görmekten hoşnut değil. Sistemimizden korkuyorlar. Suriye’deki iç savaşın ortasında Rojava bölgesinde demokratik ve özerk bir düzene sahip üç bağımsız kanton yarattık. Araplar, Türkmenler, Süryaniler, Ermeniler, Hristiyanlar ve Kürtler’den oluşan bölgedeki etnik ve dini azınlıklarla birlikte bu özerk kantonlar için kolektif bir siyasi yapı oluşturduk: kendi Toplumsal Sözleşme’mizi. Bütün kantonlarımızı yürüten kooperatif, komite ve meclislerden gelen 101 temsilciden bir halk konseyi oluşturduk. Ayrıca bir eşbaşkanlık modeli kurduk: her siyasi birimin her zaman bir kadın bir erkek başkanı olacak. Aynı zamanda cinsiyet temsiline konulan %40 kotayla kamusal hayatın ve siyasi temsilin her biçiminde cinsiyet eşitliğini güçlendirmeyi amaçladık. Aslında devletsiz bir demokrasi yarattık. Bu, iç çatışmalar yaşayan Özgür Suriye Ordusu’nun, Esad rejiminin ve IŞİD’in rahat bırakmadığı bir bölgedeki tek alternatif.

Bu demokratik konfederalizm veya demokratik özerklik konseptine verilebilecek bir diğer isim de radikal demokrasi; yani halkın kendi kendisini örgütlemesi ve YPG ve YPJ gibi halk ordularıyla kendisini savunması için harekete geçirmek. Daha önce söylediğimiz gibi bu özyönetim ve öz-örgütlenmeyi devlet olmadan uyguluyoruz. Diğer insanlar teoride özyönetimden bahseder; ama bizim için bu özyönetim arayışı gündelik hayat devrimimizdir. Kadınlar, erkekler, toplumumuzun bütün bileşenleri örgütlü durumda. Kobanê’nin hâlâ direnmesinin sebebi bu yapıları inşa etmiş olmamız.

JS: Konuşmanızda “demokrasi”, “özgürlük” ve “insanlık” kelimelerini sıkça kullandınız. Kapitalist demokrasiyle demokratik özerklik olarak tarif ettiğiniz yapı arasındaki temel farkı açıklayabilir misiniz?

SM: Herkes kapitalist demokrasinin oylara oynadığını bilir; bu bir seçim oyunudur. Pek çok yerde parlamento seçimleri sadece direkt olarak seçmenin bireysel çıkarına seslenen propagandalardan oluşur. Demokratik özerklik uzun vadeye ilişkindir. Halkın haklarını anlamasına ve uygulamasına dayanır. Toplumu politize etmek demokratik özerkliği kurmanın temelidir. Avrupa’da politize olmamış bir toplum görürsünüz. Siyasi partiler sadece ikna ve bireysel çıkara dayalıdır; gerçekten özgürleşmeye ve politize olmaya değil. Gerçek demokrasi politize bir topluma dayalıdır. Şimdi Kobanê’ye gitseniz ve YPG ve YPJ savaşçılarıyla tanışsanız tam olarak neden ve ne için savaştıklarını öğrenirsiniz. Para veya çıkar için orada değiller. Bir yandan uygulamaya devam ettikleri temel değerler için oradalar. Yaptıkları ve temsil ettikleri arasında hiçbir fark yok.

JS: Peki bu düzeyde bir siyasi bilinci sağlamak için bir toplum nasıl politize edilir?

SM: Günde yirmi dört saat eğitim görmeli, nasıl tartışılacağını ve nasıl kolektif karar alınacağını öğrenmelisiniz. Gelip halka ne yapacağını söyleyecek bir lideri beklemeniz gerektiği fikrini reddetmeli, bunun yerine özyönetimi kolektif bir uygulama olarak nasıl hayata geçireceğinizi öğrenmelisiniz. Hepimizi ilgilendiren günlük meseleler kolektif olarak açıklanmalı, eleştirilmeli ve paylaşılmalı. Bölge jeopolitiğinden temel insani değerlere, bu meseleler ortak bir şekilde tartışılıyor. Kim olduğumuzu, bazı düşmanlarla neden karşı karşıya kaldığımızı ve ne için savaştığımızı bilmemiz için kolektif eğitim olmalı.

JS: Savaşan ve insani krizlerle karşı karşıya olan bir toplumda kim eğitmen?

SM: İnsanlar birbirlerini eğitiyor. On kişiyi bir araya getirip bir sorunun çözümünü sorduğunuzda veya onlara bir soru yönelttiğinizde kolektif bir şekilde cevap bulmaya çalışırlar. Ben bu şekilde doğru cevabı bulacaklarına inanıyorum. Bu kolektif tartışma onları politize edecek.

JS: Demokratik özerkliğin kalbi olarak tarif ettiğiniz şey özünde meclis modeli.

SM: Evet meclislerimiz, komitelerimiz, özyönetimin toplumumuzun bütün bileşenleri tarafından uygulanması için gerekli bütün siyasi yapılarımız mevcut.

JS: Böyle bir demokratik deneyin gerçekleşmesi için hangi şartlar gerekli sizce?

SM: Bu uzun vadeli bir süreç. Ben bizzat onlarca yıldır bu hareketin, bu mücadelenin içindeyim. Hapse girdim, işkence gördüm. Benim toplumumun insanları da yaptığım şeyi niye yaptığımı biliyor. Para toplamak veya bireysel çıkar sağlamak için burada değilim. O zaman Suriye hükümetinin beni yakalayıp işkence etmesinin nedeni insanları eğitiyor olmamdı; ve ben tek bir kişiyim. Benim gibi pek çok arkadaşım aynı süreçten geçti. Pek çoğu rejimin işkencesi altında ölerek şehit oldu. Demokratik özerklik bir günde gerçekleştirilecek bir düşünce değil; bir yaklaşım, açıklama ve eğitim gerektiren bir süreç: bütün hayatımızı kapsayacak bir devrim.

JS: Pek çok öğrenci, entelektüel ve sanatçı Rojava’ya, Kobanê’ye bakıyor ve devletsiz bir enternasyonalizmin gerçekleştiğini görüyor. Rojava’da olmayan; fakat bu devrimi bir ufuk olarak gören bu insanlara neler söylemek istersiniz? Ne yapabilirler?

SM: Kobanê’ye gidin. İnsanlarla tanışın ve onları dinleyin. Siyasi modellerini nasıl, neye dayandırarak kurduklarını anlayın. YPG’yle, YPJ’yle konuşun ve ne yaptıklarını öğrenin. Onlara sorun. Toplumlarıyla tanışın. Yakın gelecekte şartlar gitmenize elverişli olacak; böylece demokratik özerkliğin olabilecek en kötü koşullarda, hayati tehlike altında, yiyecek ve su bulunamazken savunulduğunu öğrenebilirsiniz. Gidin ve insanlarla konuşun; bu devrimi nasıl ve neden yaptıklarını anlayacaksınız ve bunların sonucunda toplumumuzun nasıl göründüğüne tanık olacaksınız.

JS: Demokratik özerkliğin küresel düzeyde uygulanabilecek bir model olduğuna inanıyor musunuz?

SM:  Kurduğumuz demokratik yönetimi herkesin paylaştığına, hissettiğine inanıyorum; yani evet, bu bütün dünya için bir modeldir. Devrimimizle ilgili pek çok önyargı vardı; fakat dışarıdan insanlar halkımızı ziyaret edip oturup konuştukça demokratik özerkliğin doğru şey olduğuna inanmaya başladılar. Şam’dan bile gelip devrimimize katılan insanlar oldu. Herkes gelip bizzat her gün devrimimizin mücadelesinin verildiğini ve bu devrimin gerçekleştirildiğini görebilir. Bu bir yaşam devrimi, mücadelemiz de insanlık için mücadele.

Link

http://zanenstitu.org/bir-yasam-devrimi-salim-muslimle-roportaj-jonas-staal/

A ‘Revolution’ under Attack – the Alternative in midst the War in Syria (Ulrike Flader)

Movements Manchester – September 30, 2014

The most recent pictures of thousands of refugees fleeing from heavy attacks of ISIS and making their way from Syria across the border to Turkey, come from the area of Kobani – one of three cantons of the self- proclaimed Autonomy Region Rojava in Northern Syria.

This region –  which consists of three geographically disconnected enclaves along the Turkish border – strategically used the deteriorating situation to declare self-rule in July 2012 and has since been celebrated as the “Rojava Revolution”  within the Kurdish Movement associated around the Kurdistan Workers’ Party (PKK). The population of Rojava, which has long been a stronghold of the PKK, is predominantly made up of Kurds – both Muslim and Yezidi[1] – as well as Arabs, Christian Assyrians, Armenians, Turkmen and Chechens. The desire for some form of self-determination especially among the Kurds was triggered through decades of denial of basic citizenship rights under the Assad-regime.

This quiet revolution is, however, not a question of independence. It is not the founding of yet another nation-state. Deliberately declaring itself an autonomy region instead of a state, derived from the critique of existing nation-states with their homogenising and exclusionary principals of citizenship, centralism of government and non-democratic structures under which the Kurds in Iran, Iraq, Turkey and Syria have suffered on the one hand and the strategies of classic national liberation movements on the other. This critique along with an alternative model of “democratic autonomy” was brought forward by the imprisoned leader of the PKK, Abdullah Öcalan, and replaced the earlier struggle for independence. The concept of democratic autonomy is envisaged along the lines of libertarian thinker Murray Bookchin as a decentralised, radical democracy within or despite the given nation-states which abides by principals of equality between genders, religious- and ethnic affiliations as well as ecology[2]. In this sense, the PKK and its affiliated organisation PYD (Democratic Union Party) in Syria are promoting this model, whose fundamental principal is to achieve a unity of all different faiths and ethnic groups without assimilating them, for the whole of the Middle East.

Within the past one and a half years the outnumbered Syrian military has been expelled from most parts of the region; police, secret service, and the civil service of the old regime have been dismantled, and the legal and education system transformed. Additionally, despite the detrimental security situation, central institutions for the most radical changes have been established in three main areas: the introduction of direct self-government through communes, assurance of equal participation in all areas of decision-making for all faith and ethnic groups and the strengthening of the position of women.

Aiming at decentralizing decision-making and realizing self-rule, village- or street communes consisting of 30-150 households have been organised. These communes decide on questions regarding administration, electricity, provision of nutrition, as well as discussing and solving other social problems. They have commissions for the organisation of defence, justice, infrastructure, ecology, youth, as well as economy. Some have erected communal cooperatives, e.g. bakeries, sewing workshops or agricultural initiatives[3]. They also organise the support of the poorest of the community with basic nutrition and fuel. Delegates of the communes form together a council for 7-10 villages or a city-district, and every city has yet another city council. The city council is made up of representatives of the communes, all political parties, the organisation of the fallen fighters, the women’s organisation, and the youth organisation. All councils as well as the communes have a 40% quota for women. The decisions are to be made on basis of consensus and equal speaking-time is enforced. Besides this, a co-chairperson system has been implemented for all organisations, which means that all councils have both a female and male chairperson. All members are suggested and elected by the population. However, according to the co-president of the PYD, Salih Muslim, this radical change from dictatorship to this form of self-rule is not an easy process: “The people are learning how to govern themselves”[4].

This change in decision-making has also brought about a radical change in the legal system: the establishment of “peace and consensus committees”[5]. These committees, which originally developed as leftist Kurdish underground institutions in the cities of the Kurdish region of Syria in the 1990 and were severely repressed in the 2000s, have resumed their importance with the uprising, and have transformed into the basic structure and fundamental principal of the new legal system. The aim of these committees, which attend to all general legal questions and disputes apart from severe crimes such as murder, is to achieve a consensus between the conflicting parties and in doing so a lasting settlement. In a general assembly of all residents every commune elects the 5-9 members of its local peace and consensus committee (40% of which have to be women) according to their ability to facilitate such a consensus in discussion among between the parties. It is emphasized that these members should not be co-opted by traditional authorities, but democratically elected and in accordance with the gender-equality principal. These peace and consensus committees also exist on the district level, whose members are elected by the popular councils on that level respectively. Parallel women-only committees have been established which specifically attend cases of crimes against women, such as domestic violence, forced-marriages and multiple marriages. Cases which cannot be solved in this consensus-finding way are forwarded on to higher institutions which exist on city, regional and canton level. Courts of appeals have been established in every region and a constitutional court is concerned with the further development of the constitution which has however been framed as a “social contract”[6].

The decision to agree on a social contract instead of a constitution is the manifestation of the centrality of the multi-faith/ethnicity principal behind the concept of the democratic autonomy in Rojava. This contract, which developed out of meetings among representatives of different ethnic and belief groups, has the aim to secure safety and self-rule to all groups. All groups are to be equally present and active in decision-making on political as well as economic and social questions and their right to self-determination is to be ensured not only through self-rule on village-level, but also through the right to organise themselves autonomously on other levels. According to the report of a delegation which visited the region in May this year, the participation of Arabs an Assyrians is steadily increasing in all areas[7]. All groups are also supported in participating in the armed wing YPG or founding their own self-defence groups, as the Assyrians have done most recently.

Similarly, the empowerment of women is not only to be achieved through the presence of women in all parts of decision-making processes through the 40% quota, the co-chairperson system, woman’s legal committees, but also through the establishment of their own military wing YPJ (Women’s Defence Unit)[8]. In an interview, co-president of PYD, Asya Abdullah, argues that the movement in Syria has learned from other revolutions that the women’s question cannot be left until after the revolution. Instead, women in Rojava are playing a leading role in politics, diplomacy, social questions, in the building of a new democratic family structure as well as in self-defence[9]. According to her the self-government structures as well as the self-organisation of women are just as important as the existing independent education institutions and seminars, and the projects to enhance women’s economic independence.

This attempt for a peaceful democratic transformation in co-existence to the state, but on the premises of grassroots self-determination, pluralism and gender-equality is, unfortunately, not welcomed by all in the region. The most recent heavy attacks on the canton of Kobani by ISIS fighters indicate a greater interest in annihilating this autonomy region, which is identified with an increasing strength of the PKK in the region. The Turkish government has reacted sharply to claims made by New York Times and other media that it is, in one way or another, supporting ISIS fighters[10]. Yet the PKK sees these accusations as grounded. Such cooperation raises strong doubts on the sincerity of the government towards the peace talks which it has been holding with Öcalan over the past year. The PKK has warned that it could put an end to the ceasefire it had declared to facilitate a possible peace process[11]. For those who have made their way from all parts of Turkey to the Syrian border to protest and are organising marches and rallies in many cities across Europe, Rojava is not only the test-ground for an alternative democracy in the region, but also a bastion against ISIS.


[1] The majority of Yezidi Kurds live in the Kurdistan Region of Iraq. The attack of ISIS on the city of Sinjar and the massacre on its inhabitants triggered strong international attention and the decision for intervention in the US. Since then, many Yezidi Kurds were helped to flee into Rojava by the Syrian wing of PKK-guerrilla fighters (YPG).

[2]Gunes, Cengiz (2012) The Kurdish National Movement in Turkey. From Protest to Resistance. New York: Routledge; also see Biehl, Janet (2012) “Bookchin, Öcalan, and the Dialectics of Democracy”, New Compass, http://new-compass.net/articles/bookchin-%C3%B6calan-and-dialectics-democracy, accessed 20.02.2012

[3] Knapp, Micheal (2014) „Die Demokratische Autonomie in Rojava. Ziel ist eine demokratische Lösung für den gesamten Mittleren Osten“, Kurdistan Report 174, http://www.kurdistan-report.de/index.php/archiv/2014/174/154-ziel-ist-eine-demokratische-loesung-fuer-den-gesamten-mittleren-osten, accessed 25.09.2014

[4] Interview with Co-president of PYD, Salih Muslim, “Die Menschen lernen, sich selbst zu bestimmen“, Kurdistan Report 175, http://www.kurdistan-report.de/index.php/archiv/2014/175/177-die-menschen-lernen-sich-selbst-zu-bestimmen, accessed 25.09.2014.

[5] Ayboğa, Ercan (2014) “Das neue Rechtssystem in Rojava. Der Konsens ist Entscheidend“, Kurdistan Report 175,  http://www.kurdistan-report.de/index.php/archiv/2014/175/178-der-konsens-ist-entscheidend, accessed 25.09.2014.

[6] See “Charter of the Social Contract” of Rojava under http://peaceinkurdistancampaign.com/resources/rojava/charter-of-the-social-contract/, accessed 26.09.2014

[7] Knapp 2014.

[8] Interview with Îlham Ehmed, Representative of the Kurdish Women’s Movement in Rojava and Member of the Kurdish Highest Council: Civaka Azad (2014) “Perspektiven der Frauenbewegung in Rojava”, http://civaka-azad.org/perspektiven-der-frauenbewegung-rojava/, accessed 25.09.2014

[9] Interview with Asya Abdullah Co-President of PYD: Öğünç, Pınar (2014) “Kadın özgür değilse demokrasi olmaz”, Radikal, 22.08.2013,  http://www.radikal.com.tr/yazarlar/pinar_ogunc/kadin_ozgur_degilse_demokrasi_olmaz-1147222, accessed 25.09.2014

[10] Official summary of President Erdoğan’s speech at Assembly of the Confederation of Turkish Crafts- and Tradesmen (TESK): TCCB (2014) “We do not accept and have never accepted the notion of Islamic terrorism”, http://www.tccb.gov.tr/news/397/91043/we-do-not-accept-and-have-never-accepted-the-notion-of-islamic-terrorism.html, accessed 25.09.2014; The speech refers to this article published in the New York Times on the 15.09.2014: Yeginsu, Ceylan (2014) “ISIS Draws a Steady Stream of Recruits from Turkey”, New York Times, 15.09.2014, http://www.nytimes.com/2014/09/16/world/europe/turkey-is-a-steady-source-of-isis-recruits.html, accessed 25.09.2014.

[11] Declaration of Cemil Bayık, Co-President of the Executive Council of the Union of Kurdistan Communities (KCK) see Firatnews (2014) “Bayık: We may end the cease-fire”, firatnews, 27.09.2014, http://en.firatajans.com/news/news/bayik-we-may-end-the-cease-fire.htm, accessed 27.09.2014

Link

http://www.movements.manchester.ac.uk/the-alternative-in-syria/

Rojava, Devrim ve Kadınlar: Halime Yusif ile Röportaj (Hazal Halavut)

Hatırlarsınız, Diyarbakır’daki çılgın proje açılışında (hani şu Erdoğan, Barzani, Şivan Perwer, İbo’nun “büyük bir aile” olarak buluşup toplu nikâh töreniyle barışın kurdelesini kestikleri seyrüsefer) Başbakan Erdoğan, “Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devletine izin vermeyiz” demişti. “Suriye’nin kuzeyi“ diye müphem bir bölgeden bahsedilen aynı basın demeçlerinde yıllarca “Irak’ın kuzeyi” ya da “kuzey Irak” diye anılan bölge ise -Barzani’nin hatırına olacak- “Kürdistan” diye adlandırılmaya terfi etmişti. Takip eden günlerde “Irak Kürdistan’ını kastettim”, “Türkiye Kürdistan’ı lafı kabul edilemez”, “Atatürk de Kürdistan dememiş mi?” gibi demeçlerin izleyicisi/dinleyicisi olduk.

Devletin ve ana-akım medyanın dilinde “Suriye’nin kuzeyi” diye anılan o meçhul bölgenin, pek de meçhul olmayan bir adı var: Rojava, yani Batı Kürdistan. Üstelik geçtiğimiz Kasım ayında Qamişlo kentinde Batı Kürdistan Geçici Yönetimi ilan edildi. Başbakanın “Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devletine izin vermeyiz” açıklaması da bununla ilgiliydi zaten. Rojava’da yaşananların Türkiye’deki barış sürecini doğrudan etkilediği ve etkileyeceği açık. Ama Türkiye’deki “süreç” tartışmalarının ötesinde, Rojava’da olup bitenlerin kadınları doğrudan ilgilendiren başka boyutları da var.

Yekitiya Star Rojavalı kadınların öz-savunma örgütü olarak tanımlanıyor. 2005 yılından bu yana Rojavalı kadınlar Yekitiya Star çatısı altında örgütleniyor, öz-savunma eğitimleri alıyor, silahlanıyor, El-Kaide ve çetelere karşı çatışmalarda aktif olarak yer alıyorlar. Savaş ya da savaşmak kelimeleri yerine “öz-savunma” kavramını kullanmayı tercih ediyor, yaptıklarının savaşmak değil, kendilerini savunmak olduğunu vurguluyorlar. Yekitiya Star ayrıca erkek egemenliğine karşı mücadelenin çeşitli mekanizmalarını oluşturmak için de çalışıyor ve örgütleniyor. 2012’nin Temmuz ayında Rojava halkının kendi yönetimini elde etmesiyle Yekitiya Star, “Rojava devrimi bir kadın devrimidir” diyerek siyasi mücadele alanını genişletti. Geçtiğimiz hafta İstanbul’da bulunan Yekitiya Star Diploması Sorumlusu Halime Yusif’e Rojava’yı, öz-savunma’nın ne olduğunu, kadın devrimiyle neyi kastettiklerini sorduk.

Tüm haberlerde, katıldığınız panel ve toplantılarda, röportajlarınızda “Yekitiya Star Dış İlişkiler Sorumlusu Halime Yusif” olarak geçiyor adınız ama bundan fazlasını bilmiyoruz sizle ilgili. Kendinizi biraz tanıtır mısınız?

Ben Halime Yusif. Efrîn’de doğdum, Halep’te büyüdüm. Erken yaşlarda, 14-15 yaşlarındayken siyasi fikirlerim oluşmaya başladı. Ondan sonra da siyasi mücadele, hayatım oldu zaten. Bu yüzden kendimle ilgili başka ne söyleyeyim bilmiyorum. Devrimden önce de siyasi mücadelenin içindeydim. Şimdi de Yekitiya Star’ın Diplomasi sorumlusuyum.

14-15 yaşlarında oluşan siyasi fikirleriniz neydi?

Ben siyasete başladığımda yalnızca Kürt kimliğimle ilgili bir farkındalığım vardı. Şimdi devrimden bahsediyoruz. Ama devrim öyle birden bire olmadı. Rojava’da mücadele yıllardır devam ediyor. Çünkü Kürtlere yönelik baskı ve zulüm çok uzun yıllardır var. Bunun karşısında da yıllar içinde büyüyen bir mücadele var. 14-15 yaşlarındayken ben de Kürt kimliğimden dolayı bu mücadeleye dâhil oldum. O zamanlar kadın kimliğimle ilgili bir farkındalığım yoktu. Bizim kadın olarak mücadelemiz daha sonra başladı. Önder Öcalan’ın felsefesi ve çağrısı etkili oldu. Yalnızca Kürt olduğumuz için değil kadın olduğumuz için de biz bu mücadelenin içindeyiz. Hem kadınlar, kadınlık üzerine düşünmeye başladık. Hem de içinde bulunduğumuz mücadelede kendimizi temsil etme şansını bulduk.

Yekitiya Star’a, Rojava Devrimi’ne ve bunun neden bir kadın devrimi olduğuna geçmeden önce, en baştan başlayıp adım adım ilerleyelim mi? Çünkü hem Türkiye’deki devlet erkanı hem de ana-akım medya “Suriye’nin kuzeyi” diye meçhul bir bölgeden bahsediyor sürekli. Rojava neresidir?

Rojava Batı Kürdistan’dır. Nasıl Türkiye sınırları içindeki Kürt bölgesi Kuzey Kürdistansa, Irak’ta şimdi özerk yönetim olan bölge Güney Kürdistansa, Rojava da Suriye sınırları içinde kalmış Batı Kürdistan’dır. Zamanında sınırları çizmişler. Burası Türkiye, burası Suriye, burası İran, burası da Irak demişler. Ama o sınırlardan binlerce yıl önceden beri Kürdistan var. Kürtler binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış.

Rojava’da Kürtler mi yaşıyor yalnızca?

Hayır. Rojava üç bölgeye (kantona) ayrılır: Cizîrê, Kobanê, Efrîn. Bu üç bölgenin içinde de ayrı ayrı şehirler var. Mesela Cizîre bölgesinde, Serêkaniyê var, Hesekê var, Amudê var, daha bir sürü şehir var. Kobanê’de, , Efrîn’de büyük küçük şehirler var. Buralarda Kürtler yaşıyor çoğunlukla. Ama Araplar, Süryaniler, Yezidiler, Türkmenler, Ermeniler de var. Kültürel olarak çok çeşitli, çok zengin bir yer Rojava.

“Rojava devrimi bir kadın devrimidir” kısmına geçmeden önce devrimin kendisinden bahsedelim mi? Neden Rojava’da olanlar “devrim” olarak adlandırılıyor? Bu devrim ne zaman, nasıl oldu?

Kürtlere yönelik, Kürt kimliğine yönelik baskılar hep vardı. Ama 2004 yılında Qamişlo katliamıyla artık bıçak kemiğe dayandı. Çok insanımızı öldürdüler, çoklarını tutukladılar, kaybettiler, gençlerimiz okullarından atıldı, işlerinden atıldı. Zaten Kuzey’deki mücadeleyle gelen bir başkaldırı ruhu vardı. 2004’ten sonra devrim bizim için artık bir ihtiyaç oldu. Son iki yıldır Suriye’deki herkes için sistemin değişmesi bir ihtiyaç haline geldi. Birçok yerlerde birçok halklar isyan etti. Ama Kürtler bu isyan ve ayaklanma başlamadan çok önce örgütlenmişti. Kimliğimize karşı bir saldırı vardı. Devrimden önce birçok arkadaşımız cezaevindeydi. Dilimiz yasaklanmıştı, kültürümüz yasaklanmıştı. Halkımız isimsiz yaşatılmak isteniyordu.

2005’te rejime karşı örgütlü mücadele başladığında Kürtler de bu rejim karşıtı ittifakın içinde yer aldı. O zamanki oluşum –özgürlük ateşi adıyla başlamıştı- savaşla değil, eylemlerle, ayaklanmalarla, sloganlarla bir başkaldırı hareketi olarak ortaya çıkmıştı. Araplar ağırlıktaydı. Sonra Kürtlerin katılımıyla yaygınlaştı. Sistem halkın ihtiyaçlarını karşılayamadığı için, herkesin üzerinde baskı ve zulüm olduğu için devrim artık bir ihtiyaçtı. Ama biz ayrıca öz-savunma birliklerimizi kurup Kürtlere yönelik saldırılarda kendimizi koruyacak, savunacak şekilde hazırlanmaya başladık. 2005’te Yekitiya Star’ı kurduk.

Yekitiya Star nedir?

Yekitiya Star Kürt kadın hareketinin Rojava’daki adı, çatısıdır. 2005’te kuruldu ama bunun öncesinde de verilen bir kadın mücadelesi var. 2005 hem öz-savunma hem örgütlenmemizin yayılışı için bir başlangıç tarihi. Devrimde en büyük rolü kadınlar oynadı ama Kürt kadınlar uzun yıllardır örgütlü.

Neden “19 Temmuz devrimi” diye anılıyor?

19 Temmuz 2012’de Kobanê halkı kendi şehirlerinin yönetimini rejimin elinden aldı. Tabi bu uzun bir mücadelenin sonucudur. 19 Temmuz önemli bir tarihtir ama aslında Kürtler yıllardır devrimin içindedirler. Bu devrim bizim kendimizi yaratma sürecimizdir. Kendimizi örgütlememizdir. Kimliğimize sahip çıkmamızdır. Bu mücadele Kürtlerin birliğini sağlama mücadelesidir. Ama aynı zamanda Araplarla, Süryanilerle, farklı dini ve etnik gruplarla etkileşim içinde, bir arada daha iyi bir yaşam kurmamızın da mücadelesidir.

19 Temmuz’da Kobanê’deki yönetim değişikliğinden sonra neler oldu yönetim açısından?

Rojava Yüksek Divanı şu anda kendi kendini temsil etmektedir.

Buna “özerklik” diyebilir miyiz?

Demokratik özerklik dediğinizde bu kendi kendini idare edebilmektir. Bir halkın kendi kendini yönetmesidir. Efrîn’de, Kobanê’de, Cizîrê’de halk hem kendi kendini savunuyor hem de kendini yönetiyor. Bunun herkes tarafından görülmesi, kabul edilmesi lazım.

Rojava devriminin bir kadın devrimi olduğunu söylüyorsunuz. Neden kadın devrimidir?

Çünkü burada bir kadın tarihi var. Sadece Rojava değil dünyadaki bütün kadınlar kendi kimliklerini kazanabilmek için mücadele ediyor. Çünkü kadınlar tarih boyunca toplumsal olarak birçok şeyden mahrum bırakılmıştır. Kadın kendini nerde görebiliyor diye baktığımızda bugün bile çok sınırlı bu. Bir devrimde en büyük yükü yüklenen kadınlardır bu yüzden. Hem sorumluluk almak açısından hem de kadın olarak, cins olarak kendini savunması, kimliğini savunması açısından. Kadın olarak özgürlük için zaten mücadele ediyor, birebir özgürlüğün mücadelesini her an veriyor. Kendiliğinden devrimin içindedir kadınlar. Devrimi en iyi kadınlar anlar. Çünkü zapt edilen kadındır, tecavüz edilen kadındır, teşhir edilen kadındır. Yok edilmeye çalışılan kadındır. Bunlar işte devrimin içinde kadının kendini savunma sebepleridir. Rojava’da kadınlar hem Kürt kimlikleri için hem de kadın oldukları için devrimin içindedir. Özgürlük için. Bundan dolayı diyoruz ki Rojava devrimi bir kadın devrimidir. Kadının sistem karşısında bir değişim hareketidir.

Bu değişim ilk sonuçlarını nasıl verdi? Neler değişti kadınların hayatında?

Arap, Kürt, Ermeni bütün kadınlar üzerinde bir baskı var. Şeriat yasaları tabi bu baskıyı, zulmü daha da arttırıyor. Kadın tek başına çıkamıyor, hareket edemiyor, hakkını arayamıyor. Tabi Kürt kadınların durumu Arap kadınlardan biraz farklı. Kimlik sorunu bir de. Devrim bu sorunların hepsini çözmedi tabi ama en çok kadınların durumunu güçlendirdi. Herkes kadınların iradesini kabul etti. Kadınların öz-savunması çok önemli.

Öz-savunmayı nasıl tanımlıyorsunuz?

Sen kendini savunmazsan hiç kimse seni savunmaz. Bir kadın kendini savunabilmeli. Saldırı sadece cinsiyete olmuyor. Düşünsel saldırı olur, kimliğine, diline, kültürüne saldırı olur. Kadınlara sistem bir bütün olarak saldırır zaten. Bunların hepsinin karşısında kadının kendini savunabilmesi gerekir. Kendini savunamayacak durumda olanları, çocukları da savunman gerekir. Bu yetkiyi kendinde bulman gerekir. Öz-savunma doğal bir ihtiyaçtır. Herkes için. Ama en çok kadınlar için.

Kadınların öz-savunma birliklerinde yer alması, şehrin, bölgenin savunmasında yer almaları, daha doğrusu bu karar zor muydu?

Kimse savaş olsun istemez. Kadınlar hiç istemez. Ama haklarının elinden alındığını gördüğünde ve üzerine saldırı olduğunda mecbur kalıyorsun. Seni yok etmek istiyorlarsa kendini savunabilmelisin. Halkını, toplumunu savunabilmelisin. Yıllara dayanan bir baskı söz konusu. Bu yüzden çok da zor bir karar değildi. Kadınlar silahlarını aldı, kendini, toplumunu savundu. Vuruldu. Çok arkadaşımız şehit düştü.

Kadınların öz-savunma birlikleri karşısında erkeklerin tepkisi ne oldu?

Erkeklerin bunu kabullenmesi çok zordu. Erkeklerin zihniyeti zor değişiyor. Ama zamanla, deneyimle kabul etmeye başladılar.

Şimdi?

Şimdi sıkıntı yok.

Peki devrim için birlikte mücadele ettiğiniz erkeklerin, kadınların mücadelesini anladıklarını düşünüyor musunuz?

Bu şu anda kişilere bağlıdır. Anlamayanlar da kabullenmiştir artık. Ama bizim mücadelemizin anlaşılması için sistemin değişmesi lazım.

Rojava’da kadınlar El-Kaide’ye karşı, çetelere karşı, rejime karşı öz-savunma uyguladılar. Aynı öz-savunma erkekler için de geçerli mi? Rojava içinde erkek şiddetine, tacizine, tecavüzüne karşı da kadınlar öz-savunma uyguluyor mu?

Tabi. Kadın asayiş birlikleri var. Kadına karşı şiddet uygulayan kim olursa olsun bunun karşısında kadınlar kendini, kimliğini savunuyor. Bu kadın asayiş birlikleri farklı yerlerdedir. Şehir savunmaları için ayrı, polis tarzında yaşamın içindeki asayişler ayrı. Kadın üstüne yapılan baskıda, şiddette, tacizde hemen müdahale edenler var. Şehir içinde güvenlik meselelerine bakan kadın asayiş birlikleri var. Kadınlar bir sorun yaşayınca Kadın Evi’ne geliyor. Burada kadın avukatlar var. Onlara yardımcı olan kadınlar var. Sorunlar bu Kadın Evlerinde çözülmeye çalışılıyor önce.

Rojava’da kadınların en büyük sorunu nedir şu an?

Yoksulluk. Yoksulluk herkesin sorunu ama bu yoksullukla daha çok iç içe olan kadındır. Bu devrimi toplumsal olarak yaşatabilmek için kadının hem geçinebilmesi hem çocuklara bakabilmesi hem de kendini savunabilmesi gerekiyor. Biz Yekitiya Star olarak kadınların ihtiyaçlarını karşılamak için olanaklar yaratıyoruz. Kadınların çalıştığı terzihaneler, fırınlar açtık. Yün yapıp, el işleriyle para kazanabilecekleri olanaklar sağlıyoruz. Ve elimizdeki imkânlarla kadınlar için çalışma alanları yaratmaya çalışıyoruz. Ama yeterli değil.

Devrimden sonra kadınların hayatında başka neler değişti?

Libya’da Tunus’ta devrimlerden sonra kadınlar ellerindekini de kaybettiler. Bizim durumumuz farklı. Ama diplomasi açısından da kendimizi temsil etmemiz lazım. Suriye Kadın İnisiyatifi’ni kurduk. Sadece Kürt kadınlar için değil tüm kadınlar için özgürlük mücadelesi veriyoruz. İnisiyatifte Süryani kadınlar var, Arap kadınlar, biz varız. Suriye’de yeni rejim kurulduğunda yeni bir anayasa oluşacak. Bu anayasada yer alacak bir kadın anayasası oluşturduk. Dinle yönetim işlerinin birbirinden ayrılması, kadınların evlilik, miras haklarının düzenlenmesi var. Erkekler kadınların hamisiydi devrimden önce. Hamisi olmadan kadın bir şey yapamazdı. Biz diyoruz ki kadın kendi kendinin hamisidir. Yönetimin her aşamasında yüzde 40 kadın kotası talebimiz var. Kadınların satılmasını durdurmak için maddelerimiz var.

Kadınların satılması?

Çok önemli bir sorundur Rojava’da. Savaş kolay değil, yoksulluk var. Bu yüzden Kuzey’e satılıyor kadınlar. Diyelim uzaktan akraba ya da tanıdıklık ilişkisi var. Kadın parayla Kuzey’e satılıyor evlenmek için. Adam orda kadını yanında bir iki ay veya bir yıl tutuyor. Sonra bırakıyor. Boşuyor. Kadınların parayla alınıp satılması bir zihniyet sorunudur. Bizim devrimimiz bu zihniyeti değiştirmek için.

Rojava’yla ilgili Türkiye’de ne konuşulduğunu takip ediyor musunuz? Mesela Diyarbakır’da bir buluşma oldu: Başbakan Erdoğan, Barzani, Şivan Perwer, İbrahim Tatlıses. Burada Rojava’yla ilgili de mesajlar verildi.

Erkek zihniyetidir. Ben Rojavalı bir kadın olarak onların toplantısını kabul etmiyorum. Devrim kadın devrimidir dediğimiz zaman bunu diyoruz. Ne Barzani ne Şivan ne diğerleri farklıdır. Erkektir. Erkek zihniyetlidir. Kendi kendilerine buluşsun, konuşsunlar. Kadınların devrimi bunları da değiştirecek.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Rojava’daki kadın devrimi bütün kadınların devrimidir. Biz kadınlar için başka büyük şeyler de planlıyoruz. Kadınların kendi kendilerini yönettiği özerklik hedefliyoruz. Buradaki kadınların desteği bizim için çok önemli. Gelip Rojava’yı görün. Siz de Rojava’da neler olduğunu duyurun. Uluslar arası diplomasi alanında desteğe ihtiyacımız var. Kendimizi, kimliğimizi, devrimimizi kabul ettirmemiz lazım. Devrim dediğimiz zaman bir anda olan bir şey değil. Yıllarca mücadele verdik. Şehitler verdik. Kadınlar olarak mücadelemiz devam edecek, yoksulluğa, zulme, çetelere, sisteme, erkek zihniyetine karşı.

Halime Yusif’in çevirmeni: Zozan Yaşar

Bağlantı

http://www.5harfliler.com/halime-yusifle-soylesi-rojava-devrim-ve-kadinlar/

‘No. This is a Genuine Revolution’: Interview with David Graeber (Pınar Öğünç)

Libcom – December 29, 2014

(Röportajın Türkçe Orijinali şurada ve şurada)

Professor of Anthropology at the London School of Economics, activist, anarchist David Graeber had written an article for the Guardian in October, in the first weeks of the ISIS attacks to Kobane (North Syria), and asked why the world was ignoring the revolutionary Syrian Kurds.

Mentioning his father who volunteered to fight in the International Brigades in defence of the Spanish Republic in 1937, he asked: “If there is a parallel today to Franco’s superficially devout, murderous Falangists, who would it be but ISIS? If there is a parallel to the Mujeres Libres of Spain, who could it be but the courageous women defending the barricades in Kobane? Is the world -and this time most scandalously of all, the international left- really going to be complicit in letting history repeat itself?”

According to Graeber, the autonomous region of Rojava declared with a “social contract” in 2011 as three anti-state, anti-capitalist cantons, was also a remarkable democratic experiment of this era.

In early December, with a group of eight people, students, activists, academics from different parts of Europe and the US, he spent ten days in Cizire -one of the three cantons of Rojava. He had the chance to observe the practice of “democratic autonomy” on the spot, and to ask dozens of questions.

Now he tells his impressions of this trip with bigger questions and answers why this “experiment” of the Syrian Kurds is ignored by the whole world.

———–

In your article for the Guardian you had asked why the whole world was ignoring the “democratic experiment” of the Syrian Kurds. After experiencing it for ten days, do you have a new question or maybe an answer to this?

Well, if anyone had any doubt in their minds about whether this was really a revolution, or just some kind of window-dressing, I’d say the visit put that permanently to rest. There are still people talking like that: This is just a PKK (The Kurdistan Workers’ Party) front, they’re really a Stalinist authoritarian organization that’s just pretending to have adopted radical democracy. No. They’re totally for real. This is a genuine revolution. But in a way that’s exactly the problem. The major powers have commitmented themselves to an ideology that say real revolutions can no longer happen. Meanwhile, many on the left, even the radical left, seem to have tacitly adopted a politics which assumes the same, even though they still make superficially revolutionary noises. They take a kind of puritanical “anti-imperialist” framework that assumes the significant players are governments and capitalists and that’s the only game worth talking about. The game where you wage war, create mythical villains, seize oil and other resources, set up patronage networks; that’s the only game in town. The people in Rojava are saying: We don’t want to play that game. We want to create a new game. A lot of people find that confusing and disturbing so they choose to believe it isn’t really happening, or such people are deluded or dishonest or naive.

Since October we see a rising solidarity from different political movements from all over the world. There has been a huge and some quite enthusiastic coverage of Kobane resistance by the mainstream medias of the world. Political stance regarding Rojava has changed in the West to some degree. These are all significant signs but still do you think democratic autonomy and what’s been experimented in the cantons of Rojava are discussed enough? How much does the general perception of “Some brave people fighting against the evil of this era, ISIS” dominate this approval and the fascination?

I find it remarkable how so many people in West see these armed feminist cadres, for example, and don’t even think on the ideas that must lie behind them. They just figured it happened somehow. “I guess it’s a Kurdish tradition.” To some degree it’s orientalism of course, or to put simple racism. It never occurs to them that people in Kurdistan might be reading Judith Butler too. At best they think “Oh, they’re trying to come up to Western standards of democracy and women’s rights. I wonder if it’s for real or just for foreign consumption.” It just doesn’t seem to occur to them they might be taking these things way further than “Western standards” ever have; that they might genuinely believe in the principles that Western states only profess.

You mentioned the approach of the left towards Rojava. How is it received in the international anarchist communities?

The reaction in the international anarchist communities has been decidedly mixed. I find it somewhat difficult to understand. There’s a very substantial group of anarchists -usually the more sectarian elements- who insist that the PKK is still a “Stalinist” authoritarian nationalist group which has adopted Bookchin and other left libertarian ideas to court the anti-authoritarian left in Europe and America. It’s always struck me that this is one of the silliest and most narcissistic ideas I’ve ever heard. Even if the premise were correct, and a Marxist-Leninist group decided to fake an ideology to win foreign support, why on earth would they choose anarchist ideas developed by Murray Bookchin? That would be the stupidest gambit ever. Obviously they’d pretend to be Islamists or Liberals, those are the guys who get the guns and material support. Anyway I think a lot of people on the international left, and the anarchist left included, basically don’t really want to win. They can’t imagine a revolution would really happen and secretly they don’t even want it, since it would mean sharing their cool club with ordinary people; they wouldn’t be special any more. So in that way it’s rather useful in culling the real revolutionaries from the poseurs. But the real revolutionaries have been solid.

What was the most impressing thing you witnessed in Rojava in terms of this democratic autonomy practice?

There were so many impresive things. I don’t think I’ve ever heard of anywhere else in the world where there’s been a dual power situation where the same political forces created both sides. There’s the “democratic self-administration,” which has all the form and trappings of a state -Parliament, Ministries, and so on- but it was created to be carefully separated from the means of coercive power. Then you have the TEV-DEM (The Democratic Society Movement), driven bottom up directly democratic institutions. Ultimately -and this is key- the security forces are answerable to the bottom-up structures and not to the top-down ones. One of the first places we visited was a police academy (Asayiş). Everyone had to take courses in non-violent conflict resolution and feminist theory before they were allowed to touch a gun. The co-directors explained to us their ultimate aim was to give everyone in the country six weeks of police training, so that ultimately, they could eliminate police.

What would you say to various criticisms regarding Rojava? For example: “They wouldn’t have done this in peace. It is because of the state of war”…

Well, I think most movements, faced with dire war conditions, would not nonetheless immediately abolish capital punishment, dissolve the secret police and democratize the army. Military units for instance elect their officers.

And there is another criticism, which is quite popular in pro-government circles here in Turkey: “The model the Kurds -in the line of PKK and PYD (The Kurdish Democratic Union Party)- are trying to promote is not actually embraced by all the peoples living there. That multi-… structure is only on the surface as symbols”…

Well, the President of Cizire canton is an Arab, head of a major local tribe in fact. I suppose you could argue he was just a figurehead. In a sense the entire government is. But even if you look at the bottom-up structures, it’s certainly not just the Kurds who are participating. I was told the only real problem is with some of the “Arab belt” settlements, people who were brought in by the Baathists in the ‘50s and ‘60s from other parts of Syria as part of an intentional policy of marginalizing and assimilating Kurds. Some of those communities they said are pretty unfriendly to the revolution. But Arabs whose families had been there for generations, or the Assyrians, Khirgizians, Armenians, Chechens, and so on, are quite enthusiastic. The Assyrians we talked to said, after a long difficult relation with the regime, they felt they finally were being allowed free religious and cultural autonomy. Probably the most intractible problem might be women’s liberation. The PYD and TEV-DEM see it as absolutely central to their idea of revolution, but they also have the problem of dealing larger alliances with Arab communities who feel this violates basic religious principles. For instance, while the Syriac-speakers have their own women’s union, the Arabs don’t, and Arab girls interested in organizing around gender issues or even taking feminist seminars have to hitch on with the Assyrians or even the Kurds.

It doesn’t have to be trapped in that “puritanical ‘anti-imperialist’ framework” you mentioned before, but what would you say to the comment that the West/ imperialism will one day ask Syrian Kurds to pay for their support. What does the West think exactly about this anti-state, anti-capitalist model? Is it just an experiment that can be ignored during the state of war while the Kurds voluntarily accept to fight an enemy that is by the way actually created by the West?

Oh it is absolutely true that the US and European powers will do what they can to subvert the revolution. That goes without saying. The people I talked to were all well aware of it. But they didn’t make a strong differentiation between the leadership of regional powers like Turkey or Iran or Saudi Arabia, and Euro-American powers like, say, France or the US. They assumed they were all capitalist and statist and thus anti-revolutionary, who might at best be convinced to put up with them but were not ultimately on their side. Then there’s the even more complicated question of the structure of what’s called “the international community,” the global system of institutions like the UN or IMF, corporations, NGOs, human rights organisations for that matter, which all presume a statist organisation, a government that can pass laws and has a monopoly of coercive enforcement over those laws. There’s only one airport in Cizire and it’s still under Syrian government control. They could take it over easily, any time, they say. One reason they don’t is because: How would a non-state run an airport anyway? Everything you do in an airport is subject to international regulations which presume a state.

Do you have an answer to why ISIS is so obsessed with Kobane?

Well, they can’t be seen to lose. Their entire recruiting strategy is based on the idea that they are an unstoppable juggernaut, and their continual victory is proof that they represent the will of God. To be defeated by a bunch of feminists would be the ultimate humiliation. As long as they’re still fighting in Kobane, they can claim that media claims are lies and they are really advancing. Who can prove otherwise? If they pull out they will have admitted defeat.

Well, do you have an answer to what Tayyip Erdogan and his party is trying to do in Syria and the Middle East generally?

I can only guess. It seems he has shifted from an anti-Kurdish, anti-Assad policy to an almost purely anti-Kurdish strategy. Again and again he has been willing to ally with pseudo-religious fascists to attack any PKK-inspired experiments in radical democracy. Clearly, like Daesh (ISIS) themselves, he sees what they are doing as an ideological threat, perhaps the only real viable ideological alternative to right-wing Islamism on the horizon, and he will do anything to stamp it out.

On the one hand there is Iraqi Kurdistan standing on quite a different ideological ground in terms of capitalism and the notion of independence. On the other hand, there is this alternative example of Rojava. And there are the Kurds of Turkey who try to sustain a peace process with the government… How do you personally see the future of Kurdistans in short and long terms?

Who can say? At the moment things look surprisingly good for he revolutionary forces. The KDG even gave up the giant ditch they were building across the Rojava border after the PKK intervened to effectively save Erbil and other cities from IS back in August. One KNK person told me it had a major effect on popular consciousness there; that one month had done 20 years worth of consciousness raising. Young people were particularly struck by the way their own Peshmerga fled the field but PKK women soldiers didn’t. But it’s hard to imagine how the KRG territory however will be revolutionized any time soon. Neither would the international powers allow it.

Although democratic autonomy doesn’t seem to be clearly on the table of negotiation in Turkey, The Kurdish Political Movement has been working on it, especially on the social level. They try to find solutions in legal and economic terms for possible models. When we compare let’s say the class structure and the level of capitalism in West Kurdistan (Rojava) and North Kurdistan (Turkey), what would you think about the differences of these two struggles for an anti-capitalist society -or for a minimised capitalism as they describe?

I think the Kurdish struggle is quite explicitly anti-capitalist in both countries. It’s their starting point. They’re managed to come up with a kind of formula: One can’t get rid of capitalism without eliminating the state, one can’t get rid of the state without getting rid of patriarchy. However, the Rojavans have it quite easy in class terms because the real bourgeoisie, such as it was in a mostly very agricultural region, took off with the collapse of the Baath regime. They will have a long-term problem if they don’t work on the educational system to ensure a developmentalist technocrat stratum doesn’t eventually try to take power, but in the meantime, it’s understandable they are focusing more immediately on gender issues. In Turkey, well, I don’t know nearly as much, but I do have the sense things are much more complicated.

During the days that the peoples of the world can’t breathe for obvious reasons, did your trip to Rojava inspired you about the future? What do you think is the “medicine” for the people to breathe?

It was remarkable. I’ve spent my life thinking about how we might be able to do things like this in some remote time in the future and most people think I’m crazy to imagine it will ever be. These people are doing it now. If they prove that it can be done, that a genuinely egalitarian and democratic society is possible, it will completely transform people’s sense of human possibility. Myself, I feel ten years younger just having spent 10 days there.

With which scene are you going to remember your trip to Cizire?

There were so many striking images, so many ideas. I really liked the disparity between the way people looked, often, and the things they said. You meet some guy, a doctor, he looks like a slightly scary Syrian military type in a leather jacket and sterm austere expression. Then you talk to him and he explains: “Well, we feel the best approach to public health is preventative, most disease is made possible by stress. We feel if we reduce stress, levels of heart disease, diabetes, even cancer will decline. So our ultimate plan is to reorganize the cities to be 70% green space…” There are all these mad, brilliant schemes. But then you go to the next doctor and they explain how because of the Turkish embargo, they can’t even get basic medicine or equipment, all the dialysis patients they couldn’t smuggle out have died… That disjuncture between their ambitions and their incredibly straightened circumstances. And… The woman who was effectively our guide was a deputy foreign minister named Amina. At one point, we apologize we weren’t able to bring better gifts and help to the Rojavans, who were suffering so under the embargo. And she said: “In the end, that isn’t very important. We have the one thing no one can ever give you. We have our freedom. You don’t. We only wish there was some way we could give that to you.”

You are sometimes criticized for being too optimistic and enthusiastic about what’s happening in Rojava. Are you? Or do they miss something?

I am by temperament an optimist, I seek out situations which bear some promise. I don’t think there’s any guarantee this one will work out in the end, that it won’t be crushed, but it certainly won’t if everyone decides in advance that no revolution is possible and refuse to give active support, or even, devote their efforts to attacking it or increasing its isolation, which many do. If there’s something I’m aware of, that others aren’t, perhaps it’s the fact that history isn’t over. Capitalists have made a mighty effort these past 30 or 40 years to convince people that current economic arrangements – not even capitalism, but the peculiar, financialized, semi-feudal form of capitalism we happen to have today- is the only possible economic system. They’ve put for more effort into that than they have into actually creating a viable global capitalist system. As a result the system is breaking down all around us at just the moment everyone has lost the ability to imagine anything else. Well, I think it’s pretty obvious that in 50 years, capitalism in any form we’d recognise, and probably in any form at all, will be gone. Something else will have replaced it. That something might not be better. It might be even worse. It seems to me for that very reason it’s our responsibility, as intellectuals, or just as thoughtful human beings, to try to at least think about what something better might look like. And if there are people actually trying to create that better thing, it’s our responsibility to help them out.

(This interview has been published by the daily Evrensel in Turkish.)

Link

https://libcom.org/forums/news/no-genuine-revolution-interview-graeber-evrensel-newspaper-29122014